AYÇA TELGEREN

Ayça Telgeren - 'I'll Keep It Till You Come Back' Yerleştirme görseli, 2013 (Fotoğraf Rıdvan Bayraktaroğlu)

Bize Ayça Telgeren’in sanatı hakkında neler söylersin?

‘Ayça Telgeren’in sanatı’ hakkında bir şey söylemek bence daha çok başkalarının yapabileceği bir şey. Ben ancak ‘sanat’ ile ne yapmaya çalıştığımı anlatabilirim. En temel anlamda yayılmaya çalışıyorum, temas etmeye…bu hayatta bana düşenleri, önüme çıkanları, eteğime dökülenleri, aktarmaya değer gördüklerimi, kendimce, beni etkileyen enstrümanlarla (malzeme/yöntem/teknik)kesip, büküp, yontarak bir ‘şeye’ çeviriyorum. Bazen kasıtlı şekilde hedefe yöneliyorum, bazense tanımsız bir aralıkta keşfedilmeyi bekleyen o ‘şey’ ile karşılaşıyorum. Hayatın mecburiyetleri, üstten giydirilmişlikleri arasında derinlerde varlığa dair her ‘şeyin’ temas halinde olduğunu iliklerime kadar hissediyorum ve buradaki varlığımı kendi potansiyelim çerçevesinde etkin kılmaya gayret ediyorum. Kendimi denizde bir kum tanesi gibi hissettiğim doğrudur ama varlığımı hiç azımsamıyorum ve  cürmümün yettiğince titreşiyorum, bir etki alanı yaratmaya çabalıyorum. Potansiyelden söz açmışken onun da tanımsız bir değişken olduğunu söylemem lazım çünkü her yeni zaman diliminde başkalaşıyorum ve bu başkalıkla üretiyorum. Her gün, bir gün daha yaşamış bir insana dönüşüyorum. Dün ne yaptığım ortada ama yarın ne yapacağım belirsiz. Bu çağın muğlak gerçekliğinin oltasına takılmadan samimiyetle temas edebildiğim her şeyi büyük bir merak ve heyecenla miğdeme indiriyor, sindirebildiğimi de üretim olarak ortaya koyuyorum. Ürettiğim ‘şeyin’ ‘güzel ve olumlamaya dair’ olmasına da ihtiyaç duyuyorum çünkü insanın alameti farikasının bunu üretebilme ve sevebilme becerisi olduğunu düşünüyorum. Narin ve naif diye tanımlanan bu türden yaklaşımların azımsanamayacak bir yaşam becerisine sahip olduğunu biliyorum. Aksi koşulda, gücün bu denli  odağa alındığı sistemde bu nüve çoktan yok olurdu. Düşünün ki bir yumurta kabuğu her gün duvara çarpıyor ve her gün kırılıyor ama her gün yenileniyor ve duvarla yeniden karşı karşıya geliyor. Ben duvardan değil yumurta kabuğundan yana durmayı tercih ediyorum.

İzleyicileri masalsı anlatımların içine sürükleyen bir tarzın var. Yaratım sürecin nasıl başlar? Beslendiğin kaynaklar nelerdir?

Karşılaştığınız en kibirli, en zırhlı insanın dahi bütün o eklentilerinin derininde sadece kendi olduğu bir yeri vardır. Zaten çoğunlukla bu tavırları korkularımızın büyüklüğü ölçüsünde takınırız. Ne olduğumuz değil de ne olamadığımızı düşünüyor ve bundan dolayı hissettiğimiz yoksunluk duygusuyla karışık utancın içine hapsolmuş bir aralıkta yaşıyoruz, yaşatılmaya çalışılıyoruz. Herkes muhteşem bedenlere, kıyafetlere, evlere, arabalara, işlere,aşklara, eşlere ve çocuklara sahip olmak için didiniyor ama bir türlü tatmin noktasına ulaşamıyor. Zirveye çok yaklaşmış ama patinaj yapıp sürekli aşağıya düşen tırmanıcılar gibiyiz. Hatta o gözle bakarsanız birer çizgi film karakteri gibi sürekli tekrardayız.

Bahsettiğiniz masalsı anlatımla kurmaya çalıştığım evrende izleyiciyi mükemmel olma çabasından uzakta bir yere çekmeye çalışıyorum. Gündelik gerçekliği bir an için geride bırakıp içine dalabileceği, onu samimiyetle mutlu hissettiren ve ‘tüm olmaya’ en yakın duygusuyla karşılabileceği atmosferi oluşturmayı deniyorum. Bu alan ise ben ne kadar kendime yaklaşırsam o kadar genişliyor… izleyiciyi öznel alanını oluşturmak üzere kendi düşüme davet ediyorum. Mireille karakteri figür betimleme sürecinde vücut buldu..Çocukluğumdaki saç kesimine,  babanem gibi tombul bir bedene sahip, buna rağmen cüssesinden beklenmeyecek bir hafiflikte davranabilen, türlü halleri, özlemleri merakları olan bu temsili masal kişisi kendiliğinden oluşuverdi. Kusurları ile kendine has, bu yüzden  hayali olmasına rağmen ikna edici.. Mireille gibi gün yüzüne çıkan karakterler, biçimler ve içerikler;  bilinçli veya sezgisel olarak yaşamda karşılaştığım durum, duygu, kişi, olay veya haller ile şekilleniyor.

Meraklı bir insanım, çok yürüyorum ve burnumu ilginç bulduğum her deliğe sokuyorum. Bu beraberinde keşifleri ve yeni maceraları getiriyor. Türlü dükkanları geziyorum; Zücaciye, masrafçı, hırdavatçı, pasta-yemek  malzemecileri,  iş makinası veya yedek parça satanlar, eskiciler, kumaşçılar, kağıtçılar, ikinci elciler, bi milyoncular… Sanat için üretilmemiş  malzeme ile ne yapılabileceğimi düşünüyorum, şanslı bir günümdeysem de iyi bir şeyler yakalıyorum. Çantamda bir sürü alakasız ıvır zıvırla atölyeye dönüyorum. Kimi zaman bulduğum nesneleri hemen kullanıyorum, bazense  seneler senesi bir yerlerde doğru zaman ve çalışma için bekliyorlar.

Ayça Telgeren -'Mireille is a haircut', 2015 (Fotoğraf Rıdvan Bayraktaroğlu)

Son üç yılda geçmişe nazaran edebiyat ve sinema ile daha az haşır neşirim. İlgi alanım dahası heyecanımı canlı tutan şey biraz daha popüler bilim üzerine kaydı.Kentte yaşıyorsanız popüler gündem ve gerçekten kendinizi sıyırmanın imkanı yok, gündelik gerçeklik denen parodi bir ekran koruyucu gibi döne duruyor olsun, arka planda yoğun bir yozlaşma ve yıprama işlemi devam ediyor. Bu sorun sadece Türkiye için değil dünyanın hemen her köşesinde çoktan  çökmüş olan ekonomik sistemin tutunma çabalarından kaynaklı ve  çağın çok gerisinde kalmış siyasi yapıların büyüttüğü kargaşa ortamı, korku ve çaresizlikten besleniyor. Buna rağmen dünyada iyi ve yaşam için çok güzel şeyler de oluyor. Küba’da 50 senede halk ile devletin birlikte yürüttüğü kollektif bir çalışma ile tıp devrimi gerçekleştiriyor ve  şu an bir çok kanser türüne çare olabilen global ilaç sektöründen bağımsız aşılar geliştirilebiliyor, dünyanın tıp alanında en öncü okulları kurulabiliyor. Dünyanın başka yerlerinde tarım alanında tekelleşmeye alternatif bağımsız örgütlenmeler oluşabiliyor, yenilenebilir enerji kaynakları üzerine büyük yatırımlar yapılıp fosil yakıtların alternatifleri üzerine çalışılıyor ve hatta gündelik yaşamın bir parçası haline getiriliyor. Fizik alanında yapılan çok uluslu deneyler ve yeni ispatlarla sonuçları gündelik yaşama henüz yansımasada büyük mesafeler katediliyor. Web’in dünya üzerinde yaygın kullanıma geçmesi henüz yirmi yıllık bir süreyi kapsasa da, bilginin serbest dolaşımı konusunda yep yeni bir döneme geçilmiş durumda. Tüm bu gelişmeler başka bir dünyanın mümkün olduğuna işaret ediyor. Bunları anlatıyor olmamın sebebi  devam edebilmek için, üretebilmek için bu bilgiye ihtiyaç duyuyor olmamdandır. Bu bilgi sayesinde dünyanın iyileşmeye niyetli ve bunun için çalışan bir yüzü olduğunu görüyor ve yalnızlık hissinden kurtuluyorum.

Şu anki çalışmalarından bahsedelim. Yeni bir sergi haberi gündemde mi?

Çok yakında, geçtiğimiz nisan ayının başında Maquis Project’te rezidansa katıldım ve 6 Mayıs’ta Sugar Cube sergisini yaptım. Biraz detaylandırarak sergiden ve o sergiyi oluşturan süreçten bahsetmek istiyorum. Maquis Project, kar amacı gütmeyen bir sanatçı programı, doğum yeri Londra, üç senedir de İzmir’de dünyanın her yerinden yılda ortalama 8-10 sanatçı ağırlıyor ve sergilerini gerçekleştiriyor.  Geçtiğimiz mayıs ayında İstanbul’un ve Türkiye’nin bombalamalarla sarsıldığı ve terörün resmen kanıksatılmaya çalışıldığı bu dönemde herkes gibi nasıl nefes alıp vermeye devam edeceğim sorularıyla tüm benliğim çökmüşken İzmir’e gittim. Orada geçirdiğim üç hafta sonunda sakinleştim ve kendi iç sesimi duyabileceğim dinginliğe ulaştım. İstanbuldan kafamda kocaman bir kara bulut taşımıştım, İzmirde o bulut dağılmaya yavaş yavaş içinden ışık sızdırmaya başladı. Yola çıkmadan önce taşikardik bir ruh hali içindeydim, her an başıma bir şey gelebilme ihtimaline karşı nasıl devam edeceğimi kestiremiyordum. Kendi kendime sürekli büyük resmi düşün ama büyük resme de ancak küçük parçalarla ulaşırsın diyordum. Mantıksal olarak geldiğim yer ,sahip olduğum tek şeyin yaşadığım an ve o anı nasıl geçireceğimin kararı olduğuydu. Sergiyi hazırladığım zaman zarfında bu duygu ve düşünce ile çalıştım ve ortaya çıkan işlerin tamamına da bu haleti ruhiye açıkça yansıdı. Hazırlık sürecinde hemen her gün şehir içinde yaptığım yürüyüşler, Maquis’in sahibi Tom Keogh ile yaptığımız bit pazarı ziyaretleri, şehir turları ve bahçecilik ve popüler fizik, sanat tarihi sohbetleri, Maquis’in diğer ortağı Ali Kemal Erten ile Türkiye sanat gündemi, arkeoloji ve mutfak üzerine fikir ve deneyim paylaşımları günlük üretimimin bir parçası haline geldiler. Uzundur denemeyi istediğim dikiş ipi ve dikim tekniği ile kağıdı birleştirme fikrini çeşitli şekillerde deneme şansı buldum. Bit pazarından alınmış bir döşek altının çekmecelerine kağıt ve dikiş ipliği kullanarak yerleştirmeler yaptım. Hazır nesneler ile küçük heykellerimi birleştirerek denemeler yapma imkanım oldu. Kendi yazdığım veya derlediğim metinleri işlerde kullandım. Kısacası denemek istediğim ve biriktirdiğim bir çok fikri uygulama şansım oldu. Geçen üç serginin üretim sürecimde bir dönemi kapsadığını, son serginin de bu dönemin kapanışını yaptığını söyleyebilirim. Galeri sergileri tabii ki çok kıymetli ancak gelişimi ve değişimi sürekli kılabilmek adına tecrübe ve bilgilerimin üzerine eklemem gereken çok şey var!  Bu döngüyü kırmak istediğimde Maquis’e gittim, sonuç beni çok memnun etti. İleride gerçekleştireceğim çalışmalarımda da galeri sergilerimin yanı sıra pek çok farklı koldan beslenmeye devam etmek istiyorum.

Bunların yanında kamusal alanla ilgili bir çalışmaya başlamanın heyecanı içindeyim. Hastanelerin öncelikle çocuk kliniklerinin olduğu mekanlara sanatı taşımak ve bu mekanları daha yaşanası, süreci keyifli ve iyi bir deneyime dönüştürücü hale getirmekle ilgili bir proje üzerine çalışıyoruz. Bir hekim arkadaşımın ihtiyacı ve ricası üzerine çalışmayı başlattık. Şifayı bulunca  hastahanelerden koşarak uzaklaşmış biri olarak, kendi çocukluğumda geçirdiğim ve sonra da aile fertlerine refakat ettiğim hastahane süreçlerini hatırladım ve kendimi sorumlu hissettim. Temas etmenin ihtiyacı ve arayışında  bir sanatçı olarak, sanat mekanları ve kurumlarından bağımsız iletişim kurmanın en dolaysız ve iyileştirici yöntemlerinden birinin de bu alanlar olduğu düşüncesindeyim. Yakın zamanda, proje ilerledikçe daha detaylı bilgi vermeyi umuyorum.

Sugar Cube - Yerleştirme detayı 2016 (Fotoğraf Ercan Küçükaslan)

paylaş/share...Share on FacebookShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Loading...