AZADE KÖKER

aleppoklow-ii

Azade Köker, “Aleppo II” 2016, Tuval üzerine karışık teknik, 130×400 cm

Eserlerinizin içerikleri anlamında beslendiğiniz kaynaklar nelerdir? Eserlerinizde kişisel olarak nelere vurgu yapmayı tercih ediyorsunuz?

Rafadan pişmiş yumurtayı sever misiniz?

Ben çok severim. Sabah kalkınca onu soyarken büyük mutluluk duyarım. Rengi ve formunun harükuladeliği beni sarsar, gözlerimle onu çizerim. Bunu yaparken, neden içi sarı ve yumuşak, neden kabuğu sert ve beyaz gibi soruları sormayız. Yumurtanın varoluş sebebini sorgulamak aklımızdan geçmez. Bunu neden yapalım ki zaten? En fazla köy yumurtası mı günlük yumurta mı gibi sorular önde gelir. Kimse yumurtanın existensiyel sebebi üzerine düşünmez. Hiç üzerinde durulmayan konular hakkında sorular sorrmayı sanat kendine iş edinmiştir. Sanatçı Karin Sander’ın yıllar önce bir serhide kaide üzerine parlatılmış bir yumurta işini gördüğümüz zaman, kahvaltı masasındaki yumurta birden sanat dili lügatını size arattırır ama nafile böyle bir sözlüğün olmadığını da bilirsiniz. Bunu yaparken zihinsel bütün mekanızmalar devreye girer. Sanatçı ile sizin aranızda hiç daha önce ve daha sonra olmayacak binlerce beyin hücreleri karışık çağrışımlar yapar. Bunları birileriyle paylaşmak gibi zor bir duruma düştüğünüz zaman ise, işte o zaman siz de yaratıcılık yoluna saptınız demektir. Zor bir yoldur. Yolun nereye gideceği belli olmaz. Sıkıntılı olabilir. Gerçek varsa eğer bence yalnız bu yolun üzerinde onu bulubiliriz.

16. yy’da yaşamış ressam Hieronymus Bosch da bir çok kez yumurta motifini kullanmıştır. Benim ilgimi çeken iki motiften birinde, kendinden büyük bir yumurtayı sırtlanmış yürüyen bir insan figürünü, ikincisi ise yumurtaya kanat takmış üzerinde bir insanı uçarken gösterir. O devirde sürrealizm sanat akımının henüz ortada olmadığını, Hieronymus Bosch’un da akli bir problemden müzdarip olmadığını bildiğimiz için onun neden bu yumurta motifini sıkça kullandığını sormadan edemeyiz.

Yumurtayı yaşamın kaynağı gibi bir imge ile düşünürsek, şu iki soruyla karşılaşmıyor muyuz? Kimliğimizin ait olduğu kaynak, yani nereden geldiğimiz sorusu bizim için taşınması zor bir yük olabilir, ya da tam aksine bir şans olup bizi yükseltir. Hieronymus Bosch bunu mu demek istemişti acaba?

Kavrama, sanatın en öenmli temel taşıdır diye düşünüyorum. Sanatçıyı etkileyen kaynak ne olursa olsun, sanatçı bir militan değildir, bir şeyleri öğretmek çabasında olan biri de değildir.

Ütü masasına yatmış kıvrımlı bir kumaşı ütüleyip onu kumaş gibi kumaş yapan zorunluluklar içinde yaşanıyor. Kıvrımları, buruşuklukları görmeyi sevmeyen bir çağda olduğumuz için buruşukluklar gittikçe artıyor, derinleşiyor. Çıkmaz hale geliyor. Artık içinde bulunduğumuz zaman biriminde hiçbir gerçeği ütülemek mümkün değil. Gerçekleri yanıltmak da.

Hieronymus Bosch’un çizdiği insan figürünün omuzlarında bir büyük yük gibi taşıdığı yumurta imgesi, bugün milyonlarca insanın sınırlarda yaşadığı ‘nereden geliyorsun?’ sorusuyla eş değer değil mi?

‘’Eserlerinizin içerikleri anlamında beslendiğiniz kaynaklar’’ diye bir soruya yanıt bulmak bu denli karışık, bu denli grifttir. Ya da yanıt olarak: gazete, TV, sanat diskursu, galeri, müze, küratörler vs. gibi yanıtlar da bulunabilir tabi.

Kişisel vurgu yapmak da böyle bir şey. Bileşik kaplar misali… Basınç hep aynı, formların şekli veya kesitleri ne kadar farklı olursa olsun içine konulan sıvı seviyesi aynı kalır. Çok özel pistonlar yerleştirilirse denge farkı ortaya çıkar. Bu fark da yükü kaldırmaya yarar. Kadıraç usulü… Sanat da böyle bir şey. Kaldıraç gibi… Nerede, nasıl ve neleri kaldırmaya kalktığını zaman ve mekân durumuyla anlayabiliriz.

Ne var ki, sanat ve sanatçılar büyük küresel gerçekler göz önünde tutulursa zaman ve mekân kavramları içinde havada uçan tozlar gibi üzerlerine güneş ışığı düşünce görülebilirler.

Biraz da şu anki serginiz üzerine konuşalım. Zilberman Galeri’de sergilenmekte olan ‘Her Yerde, Hiçbir Yerde’ adlı serginizde genellikle doğa betimlemeleri üzerinden sınır kavramı üzerinde duruyorsunuz. Bu konunun sizin açınızdan önemi nedir?

2011’de Fukushima’da deprem ve ardından atom felaketinden sonra 150.000 kişi bulunduğu yeri terkedip başka yerlere göç etmişlerdi. Bu tarihten itibaren doğal felaketlerin ardından gelecek göçleri ve Avrupa kapılarının zorlanacağını düşünmüştüm. Bunun için yaptığım, görünüşte manzara veya şehir manzaraları gibi görünen kolajlarımın arka yapısında yüzlerce insanın üstüste yığılmış hâli görünür. Bunu ben kendi metodlarımla resmin üste çıkan, abartılı bir biçimde değil, ama daha geride farkedilmesi biraz özel dikkat isteyen bir tarzda anlatımımım içeriği yaptım.

Sınırların ödevi her zaman aynıdır. İstenilen zamanda açılıp kapatılırlar. İnsan, mal, kültür ve ideoloji sirkülasyonunu kontrol altında tutarlar. Yani sınır kavramı yalnız ülkelerarası fizikî güvenlik çizgileri değil, aynı zamanda insanlarin mental, kültürel ve son zamanlarda dinler arasi farklılıklara karşı korunma önlemi oluşturuyor. Mesela soğuk savaş bunun en iyi örneğiydi. Komünizme karşı ‘’özgür yaşam’’, ‘’sınırlararası özgürlük getireceğiz.’’ diyen Truman’ın çıkardığı bir konseptti. İdeolojik sınırlar çekilerek bir çok ülkenin yaşamına müdehale edildi.

Sınırları bazen bir cümle, bazen bir bakış, bazen dikenli bir tel, bazen geniş bir yol, bazense bir çizgi belirleyebilir. Ama insan istedikten sonra tüm sınırlar aşılabilir. Nitekim kütleler hâlinde insanlar tarafından ölüm pahasına batı sınırlarının zorlandığını görüyoruz. Bunu biz bir dizi film gibi TV’de izliyor ve yeni bilgilenme çağı ile karşıkarşıya olduğumuzu kavrıyoruz.

Benim konum da burada başlıyor. Tel örgülerle sınırlarını korumaya çalışan bazı Avrupa ülkeleri var. Herkes sınırları geçer isterse. Bu insanlar polis gücüyle durdurulur ve dolayısıyla ölümler söz konusu olursa, bu tabii ki aydınlanma değerlerinin yıkıldığını ve Avrupa’nın tamamen çöktüğünü gösterir. Çünkü Avrupa Birliği aydınlanma süreci ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik‘ değerleri üzerinden kendini tanımlamaktadır.

Bence sınır kavramı mekanları, ülkeleri ayıran bir kavram olmaktan daha çok dışlanan mekanlar, dışlanan ülkelerdir.

Peki eş zamanlı olarak İstanbul – Berlin gibi, göçün ve sınıfsal çatışmaların yoğun iki büyük şehirde yaşamanınızın eserlerinizdeki konu seçimi üzerinde doğrudan bir etkisi var mı? Bu yaşanmışlık dünyaya bakış açınızı ve dolaylı olarak üretiminizi nasıl etkiledi?

1971-72 yıllarında Almanya’ya sanat öğrenimim için burs alarak gittiğimde kapalı duvarlar, dikenli teller ve sınır kavramını somut olarak o zaman bir ada gibi duvarlarla çevrilmiş batı Berlin’de, doğu-batı Almanya problemi olarak kavradım. Hatta çok somut bir örnek bile verebilirim:

Seksenli yıllarda kiraladığım atölyem Spree nehrinin kıyısındaydı. Nehrin bizim tarafta olan kıyısı sınırı belirliyordu. Yani binanın kendisi sınır olmuştu; 18. yy’da Berlin şehrinin buğday deposu olarak yapılmış bu binanın savaş sonrası ilk kiracıları olan biz sanatçılar girdiğimiz mekânı onarmak zorundaydık. Bu inşaatlar sırasında takılmak üzere olan bir pencere nehre düşünce onun tekrar sudan çıkarılması hemen mümkün olmamıştı. Çünkü burada suyun kendisi öteki tarafa aitti, özel izinler gerektiriyordu. O sıralarda büyük boyutlu endüstri binasının pencerelerinden nehirde sadece iki şey görebiliyorduk; suda yüzen ördekler ve bu tarafa dürbünle bakan polis botlları. Duvarlar yıkıldıktan sonra bunların yerini turistik tekneler aldı ve hopörlerle artık spekülasyon objesi olan kıyıdaki tarihi binaları gösteren seyahat rehberlerinin seslerini duymaya başlamıştık: “Bu binalarda calışan sanatçilar, bakalım ne kadar daha buralarda kalabilecekler?”.

Ben Almanya’ya göç eden yabancıları konu alan heykeller yapmıştım. Türkiye’ninn çeşitli bölgelerinden gelen Türk işçileri o zamanlar farklı kıyafetler içindeydiler. Rengarenk şalvarlarla bir köy uzantısı yaşardık. Bu işçilerin bir taraftan militarist Türkiye baskısı ve döviz sömürüsünün, öteki taraftan savaş sonrası Almanya’sında; tuvaletlerin evlerin dışında olduğu, patates ve kömürün birarada satıldığı dükkanlarıyla, yoksul ve harap Almanya’da en ucuz çalışma işçisi olarak kullanılmalarının ve yoksulluklarının, Berlin gibi son derece politarize olmuş bir şehirde, 80’li yıllarda beni etkilememesi mümkün olamazdı. Gece gündüz çalışmaya başladım.

1984’te açtığım ilk büyük solo sergide çok yankı oldu. Bu konuda ödül üstüne ödül aldım. En ünlü heykeltraşlarla birlikte önemli sergilere davet edildim.

Sanatın gerçeği görme ve gösterme süreci her sanatçıda farklıdır. Ama her sanatçı yaratıcı bir yolda aranırken beynini, yüreğini ve bedenini çok diri tutmak zorundadır.

Belk en sonunda her şey geçici bir hiçliğe ulaşır, ama kalıcı olan ve sürekliliği hiç bitmeyen bir şey varsa o da arayış içinde olmak ve varoluşu kanıtlamaktır. Varoluş nedenimiz ve nefes alabilmemiz ancak yaratıcı arayışlarla mümkündür diye düşünüyorum.

karaorman

Azade Köker, “Karaorman” 2016, Tuval üzerine karışık teknik, 130 x 400 cm (diptik / diptych)
paylaş/share...Share on FacebookShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Loading...