Hale Işık

warhola 4 numaberUntitled-1

 

hale

hale2

Efe Korkut: Sevgili Hale, öncelikle Akademi çıkışlı bir ressamsın. Senin Neşe Erdok atölyesinden geldiğini de biliyoruz. Kendini güncel durum içerisinde nasıl bir yere konumlandırırsın?

Hale Işık: Ben sanatta disiplinler arası etkileşime,bunun önemine inanan biriyim ve Akademi’deki öğrenciliğimin ilk dönemlerinden itibaren dışarıda da bir dünyam oldu her zaman. Zaten insanı heyecanları ve içgüdüleri yönlendiriyor yeni kaynaklar bulmak konusunda.Resmin sadece Akademi kökenli tek kanaldan beslendiğinde yaşayabileceği kısıtlanmaları yaşamadım o sebeple. Her zaman çevremde edebiyat dünyasından, tiyatro dünyasından, müzisyenlerden oluşan yakın dostlarım oldu. Ve bu insanlarla birlikte,disiplinler arası yeni kanallar açmak, kendi alanlarımızdaki birikimleri paylaşmak,  beraber üretmek fırsatı buldum. Akademi sürecim boyunca, bir tiyatronun araştırma biriminde, Ahmet Cemal’in evinde yapılan toplantılara katıldım iki yılı aşkın bir süre. Genç sanatçıların dışında, dünya ile teması olan, sanat üzerine psikanalitikokumalar yapan bir profesör de eşlik etti toplantılara ve ben haftasonlarımı ve neredeyse tüm zamanımı okumalar yaparak,  tiyatro metinleri tartışarak, dolayısıyla akademiye de başka türlü bir oluşumdan beslenerek devam ettim. Ve kendi dilimi, kendi dünyamı oluşturmak konusunda teşvik gördüm her zaman. Bu sebeple dünyadaki gelişimden ve güncel olandan beslenerek bir yapı kurma fırsatım oldu. Bugün resmimde, o disiplinler arası etkileşimin olumlu etkilerini daha da fazla hissediyorum. Bende geriye kalan en önemli şey ‘oyun’ duygusu edinmek ve atalete düşmeden, yenilenerek resimle ilişki kurmak oldu.

E.K: Modern dönem dahil sanatın tarih boyunca geçmişe ve geleceğe doğru iki yönlü bir savruluş yaşadığını görüyoruz. Yani bir tür diyalektik süreçten bahsedebilir. Fakat 2. Dünya Savaşı sonrasında tüm paradigmalar gibi sanat üretiminin de ekseni değişiyor. Kendi sanatın açısından çağın gerçekliğini nasıl bağdaştırırsın?

H.I: Bulunduğum noktadan bakınca bu eksenin bir doyma noktasına ulaşacağına,daha içgüdüsel, daha ‘yeraltı’  ile ilişkili bir alana kayacağını düşünüyorum.  Çağın yarattığı zaman algısı ve hız, insanlar için bir tür hapishane haline geldi bence. Ve bu hapishaneden kaçmanın yollarını aramak gerekiyor diye düşünüyorum.  Görünen dünyadan ve onun görüntülerinden çok,yeraltının hakikatine inanıyorum. Resmimde de daha arkaik ve içgüdüsel olanla bağlar kurmaya çalışıyorum. Ve en arkaik olanla, en modern olan tuhaf bir biçimde örtüşüyor.  Bugün, üzerimize başka bir doğa algısı,başka tür görüntüler çökmekte. Hepimiz bir dijital görüntüler bulutunun içindeyiz.Hızın evcilleştirdiği bir akılla davranmak yerine daha vahşi olanla ilişkilenmeye çalışıyorum.  Kendi adıma, çağın göstergelerini okumak ve formunu kaybeden insanın yeni biçimini anlamak için, vahşi hayvan gövdeleri  üzerinden yeni bir seri üretiyorum. Kafaları bulutun içinde kaybolmuş, irileşmiş gövdeler… Ben malzeme olarak yağlı boyayı kullanarak bu çağın çok da önermediği bir alanda ürün verdiğimi düşünmüyorum.  Yağlı boya, gerektiğinde çamur, kir, pas, et, ruh,  ne isterseniz onun formuna girebilen bir malzeme. O sebeple son derece güncel ve akışkan olabilir. O dili nasıl kullandığınıza bağlı.

hale3

E.K: Çalışmaların nasıl bir izleyiciye açıyor kendilerini? Ve bu ilişki ne tip mekanlar gerektiriyor? Bunlar üzerine düşünüyor musun?

H.I: Az önce konuşurken hızdan bahsetmiştik… Tıpkı bir insanla ilişki kurar gibi, resimle ya da güncel alandaki herhangi bir işle, uzun uzun ve emek vererek ilişki kurulmasından yanayım. Kavramsal olanı anlamak da buradan geçiyor.Buna günümüz izleyicisinin vakti ya da sabrı var mı bilmiyorum ama sanatın kutsallaştırılmasından da anlık bir tüketim nesnesi haline gelmesinden de hoşlanmıyorum.  Üretilen işle seyirci, en azından bir süre göz göze gelmeli. Gerçekten tanışmanın, temas kurmaktan, göz göze gelmekten başka yolu yok.   Mekan meselesi de çok önemli elbette, mekan da işe dahil oluyor. Galeri bir temsil yetkisi taşıdığı için bu meselenin önemli bir ayağı, başka bir ayağı ve en önemlisi de üretilen işle seyirci arasındaki mesafe.Bu mesafe, her seferinde kurulan başka bir mekan denemesi benim için.  Üretilen iş, kendi mekanını da içinde taşır aslında.

E.K: Senin İstanbul’un çok farklı yerlerinde, epey özellikli yapılarda atölyelerin oldu? Mahallen, sokağın, yaşadığın bina vs. günlük hayatının ötesinde resimlerine nasıl katılıyorlar?

H.I: Ben resmin içinde olmayı fiziksel anlamda da yaşayan biriyim. Neredeyse hep atölye-ev düzeni içinde yaşadım ve kimliği, geçmişi olan binalar daha yakın geldi. Yaşadığım atölyelerin hemen hemen hepsi neredeyse yüz yıllık geçmişi olan binalardı.Şimdi de 1900’lerin başında yapılmış eski bir binada atölyem. Fakat bu binaları seçmek, çoğu zaman zor koşulları da seçmek anlamına geliyor, fedakarlık gerektiriyor.   Problemli, konforsuz alanlar oluyor çoğunlukla. Ama bu bir hayat biçimi. Bence hayattan  beslenirken, bu tip alanlara yerleşmek,insana bir tür koruyucu kabuk yaratıyor. Kendi dünyanı kurabilmenin içgüdüsel yollarından biri sanırım. Konfor, kendi dünyanı oluşturabilmek için seve seve feda edilebilir. Ben dört yıl kadar adada yaşadıktan ve ürettikten,  şehre gelip Fener’de bir Rum evine yerleştikten sonra anladım mekanın nasıl belirleyici olduğunu. Hayatın sert tarafına çarpıp,o güvenli bölgeden çıkınca anlıyorsun kendi sınırlarını. Resmimdeki en önemli kırılma noktaları,  o çevresel koşullardan kaynaklanan çarpma anları.

E.K: Son dönem çalışmaların üzerine ne söylersin?

H.I: Şu sıra büyük boyutlu işlerden oluşan yeni bir seri üzerinde çalışıyorum. Resmi oluştururken yaptığım, fiziksel dünyanın göstergelerini değiştirerek yeniden kurmak. Üzerinde çalıştığım yeni seri ‘Gövde/Orman’ serisi, vahşi hayvan gövdeleri ve ormanın kaotik fiziksel materyalinin, yoğun şekilde kullanılan resimsel material ile ilişkilendirilmesi. Serideki işler, günümüz dünyasının üzerimize çöken yeni doğa algısını bu ilişkilendirme üzerinden okumaya dair. Yeni çağ algısı ve içinde bulunduğumuz habitatın görüntüleriyle, o vahşi dünya algısının bire bir örtüştüğünü düşünüyorum.

Arkaik olana, insanın köklerine dair herşeyi topluyorum şu sıra resimde kullanmak üzere. Ve bir süredir, sesler araştırmaya başladım serideki işlerin yanı sıra. 1977’de Amerikalı bir araştırmacının kaydettiği,belki de dünyadaki son gerçek şaman ailesine ait ses kayıtlarına rastladım geçenlerde. Beni gerçekten heyecanlandırdı o ses kaydı. O kadar tuhaf bir ses dünyası duymamıştım daha önce. Bence arada müthiş benzerlikler var bugünle o dünya arasında. Kayboluyor insan dinlerken. Resme katılan materyal, boya, sesler, görüntüler, herşey olabilir. Seriler halinde iş üretmek meseleyi derinleştirmeye fırsat veriyor.

paylaş/share...Share on FacebookShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Loading...