Look At Me

w7 web N-34 copy

Leila, benden ve Beth’ten yeni galerisinin açılış sergisinin küratörlüğünü yapmamızı istediğinde ikimiz de onur duymuş ve heyecanlanmıştık. Leila, 57. sokakta, 1500 metrekare alana sahip, altı katlı, ve katların birinde 60 koltuklu bir gösterim odasının da bulunduğu yeni bir galeri açtığını anlattı. Galerinin konumu ve iç mekânı oldukça heyecan vericiydi.

2014 yılında 57. sokağa dönmek biraz akışa karşı bir hareket. SoHo, the East Village, Chelsea ve Lower East Side, New York’un sanat çevresinin coğrafyasını parçalayana dek, burası New York sanat dünyasının merkeziydi. 57. sokağa ve Upper East Side’a geri dönmek, yeni bir mekâna öncülük yapmak veya bu durumda söz konusu olduğu gibi bir mekânı yeniden icat etmek, bir galerinin yapabileceği en radikal hareket. Büyük galeriler Midtown ve Eastside’da kaldılar, ve belki de bu bölgeye geri dönmek için en uygun zaman şimdi olabilir, zira kiralar ve müsait olma durumu emlâk piyasasını eşitledi.

Proje, Leila’nın mekânın büyüklüğünden bahsetmesi ile daha da cazip hâle geldi. Altı kata yayılan 1500 metrekarelik alana ve Leila’nın şehir merkezindeki mekânına yönelik bir sergi düzenlemek, müze benzeri bir alana genişletilmiş bir sergiyi gerektiriyor. Bu ölçekteki bir sergi, büyük bir müze sergisi gibi olabilir ve bu da sanat dünyasındaki ve sanat tarihindeki enerji ve yeteneği kutlamak için uygun bir fırsat sunuyor.

w7 web tN-34 copy

w7 web N-35 copy

Leila bu yüzden sanat tarihi boyunca sanatçılar tarafından sürekli ele alınmış bir konu olan portreler hakkında bir sergi düzenlememizi istedi. Olası sanatçılara dair bir liste hazırlarken Beth sergiye “Look at me: Portraits from Manet to the Present” (bana bak: Manet’den Günümüze Portreler) adını koymayı önerdi. Bu başlık bir portrenin bakış açısının ne olduğunu sorguluyor. Sanatçıya ve onun yaklaşımına mı odaklanmalıyız, yoksa poz veren kişiyi önemli bir şahıs olarak mı ele almalıyız? Sergi üzerinde çalıştıkça; tarih boyunca, sanatsal tarzların değişimi ile bu vurgunun bir eserden diğerine değiştiğini gördük.

Beth ve ben, Leila ve galerisinin de yardımıyla, konunun tarih sürecindeki evrimini göstermenin yanısıra, günümüzdeki portre resmi dağarcığına yönelik yeni keşifleri de örnekleyeceğini umduğumuz bir seçim yaptık.

Projede daha derinlere indikçe portrelerin aslında poz veren kişinin yüzlerinin kaydedilmesinden ibaret olmadığını gördük. Portreler konularının ayrıntılı betimlemeleri olabilir ve hatta fotoğraf yardımıyla ayrıntılandırılan resimler kişinin en dolaysız temsilini yakalayabilirler fakat burada bile sanatçılar poz veren kişinin daha kışkırtıcı veya ima edici bir temsilini yakalayabilmek için ellerindeki fotoğrafın ötesine geçebilir.

Portre resimleri kuşkusuz kişiyi propaganda seviyesine varacak derecede idealize edebilirler ve imgenin temsil ettiği şey kişinin gerçek özelliklerini aşabilir. Portre resmi, Özgürlük Anıtı veya kampanya posterleri gibi sembolik betimlemelerin hemen eşiğinde yer alan geniş kapsamlı ideallerle dolu, daha müdahaleci bir biçimlemeye uygundur.

Sergilenebilecek çalışmaları incelerken farkına vardık ki, bu kurgular tamamen sanatçının zihninde yaratılmış imgelerle sonuçlanabilir. Sanatçılar ve portresi yapılan kişiler tarih boyunca, kişiyi iyi göstermeye yönelik ve idealize edilmiş bir imgenin peşindeydiler; fakat 20. ve 21. yüzyıllar ile birlikte sanatçılar bu ideali parçalarına ayırdılar. Portreler gerçekçi kayıtlar olmaktan ziyade, giderek konu ettikleri kişinin birer sembolü hâline geldiler. 20. yüzyılda, sanatçıların yaklaşımları giderek daha soyut hâle gelirken, bir portre siparişi vermek, egoyu geride bırakmayı gerektiren tehlikeli bir harekete dönüşmeye başladı. Kişi, kendinin gerçekte nasıl göründüğünün yerini alacak olan dışavurumcu fırça darbeleri veya kolajlanmış öğeler ile betimlenebilir duruma gelmişti. Nihayet fotoğraf bile bir kişinin gerçekçi betimlenmesinin değerini sorgulamaya başladı.

Modernizm, John Singer Sargent’in konu edilen kişiyi zarifçe soyutlanmış tüyler ve saten ile pohpohlayan yaklaşımını dışlayarak, onun yerine kişinin özelliklerini kalınca sürülmüş ve genelleştirilmiş fırça darbeleri ile biçimleyen Lucian Freud ve Alice Neel tarzı sanatçıları tercih etti.

w7 web N-2copy

10 copy

Sergi için resim seçerken, İngiltere’deki Chatsworth’ün iç mekânının bir fotoğrafı karşıma çıktı. Duvarda John Singer Sargent’ın yaptığı, Acheson kız kardeşlerin dev bir portresi vardı, ve bu saten ve tüyler yığınının hemen altında Devonshire düşesinin Lucian Freud tarafından yapılmış, nispeten daha az affedici küçük bir portresi yer alıyordu. Düşesin dış görünüşünden ziyade ruh hâlini yakalayan, derinlemesine duygulu fırça darbeleriyle oluşturulmuş Freud resmininin boyutu ve kasvetli karakteri, Sargent’ın çalışmasının bereketli gösterişine baskın çıkıyordu.

Bu fotoğraf yayınlandığı esnada güzellik ve idealizasyona yönelik düşüncelerimiz değişmişti ve giderek bir insanın nasıl göründüğüyle değil, o insanın ne olduğuyla ilgilenir olmuştuk. Ben bu imgeyi keşfedene dek Andy Warhol alışıldık cilalanmış güzellik ile kişinin imgesini yakalarken övücü olmaktan uzaklaşan soyutlanmış yaklaşım arasındaki boşluğu kapatan melez bir yaklaşım geliştirmişti. Warhol, fotoğrafik bir imgeyi, Pop Art’a özgü bir renk paleti kullanarak geniş dışavurumcu darbelerle dolduruyordu. Sonuçta elde edilen çalışmalar film yıldızlarının, sanatçıların ve koleksiyonerlerin Sargent’tan beridir yapılmış en göz alıcı portreleriydi. Bu eserler, gösteriş ile modernizme verilen ödünlerin mükemmel birer karışımıydılar.

20.yüzyıldan 21. yüzyıla geçilirken, portre de sanatçıların ilgilendiği diğer konular gibi postmodern bir karıştırmaya maruz kaldı; ve teknik ve malzemelerin oyun alanı dengelendi. Alex Katz’ın zarif dansçıları betimlediği bir resmi, konu ettiği kişiyi gölgeli tonlara ve klasik biçimlere indirgeyen karamsar bir Mapplethorpe fotoğrafı ile aynı derecede kültürel önem ve güzellik teşkil ediyordu. Postmodern bir alanda, sembolik çalışmalar da giderek ivme kazandı; Felix Gonzales-Torres’in bir köşeye yığılmış şekerlemelerden ibaret heykeli, Torres’in sevgilisinin ölmeden önceki ağırlığına sahipti. Bu varlık ve yokluk, Warhol’un hüzünlü ve gösterişli Marilyn Monroe resmi kadar etkileyici. İzleyiciden, konu edilen kişinin imgesini zihninde canlandırması isteniyor. Burada gerçekçi bir imge, bu kişiye yönelik aşkı, soyutlanmış bir heykel kadar derin bir şekilde ifade edemezdi. Bu duygular, kişinin bir imgesini yaratma konusunda, gerçekçi bir imgenin başarabileceğinden çok daha isabetli.

Torres, izleyicilerin yığındaki şekerlemelerden almasına izin vererek, portre resminin sınırlarını daha da ilerletmiş oldu. Bu sayede izleyiciler Torres’in arkadaşının portresinin bir parçasını yanlarında taşıyabiliyordu, ve bu şekerleme, Torres için bu derece önemli olan adama dair algıyı izleyicilerin zihninde her an canlandırabiliyordu.

Beth ve ben, 21. yüzyılın başlarına ulaştığımızda portrelerin birçok biçim alabildiğinin ve almakta olduğunun farkına vardık; ve umuyoruz ki “Look at me” sergisini gördüğünüzde Walt Whitman’ın New York sokaklarını gezerken tanımladığı enerjiyi  –yüzler ve bakışlar akıntısından kaynaklanan bir nevi baş dönmesi– siz de hissedersiniz. Bazıları yakalayıp inceleyen, bazıları ise sinsice soyutlama noktasına ilerleyen bu çalışmaların tümü, Manet’den günümüze portre resmine yönelik çeşitli yaratıcı yaklaşımları gösteriyor.

1 Walt Whitman (1819-1892), Amerikalı şair. Give Me the Splendid Silent Sun (l. 37-40). . . The Complete Poems [Walt Whitman]. Francis Murphy, ed. (1975;repr. 1986) Penguin Books.

w7 web N-37 copy

w7 web N-37ds copy

 

paylaş/share...Share on FacebookShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Loading...