NERİMAN POLAT

ner2

Seçil Alkış: Sizi kent ve kent sosyolojisi bağlamlı eleştirel işlerinizle tanıyoruz. Bu işlerinizi biraz anlatabilir misiniz?

Neriman Polat: 2000’li yılların başından beri, kent, şehir, sokak, mahalle konularıyla bağlantılı çalışıyorum. Şu anda devam etmeyen ama uzun yıllar birlikte çalıştığım hafriyat grubunun  üyesi olmamın da etkisi vardır bu konulara yönelmemde. 2005 yılında yaptığım iki keklik adlı videom’da, türkü eşliğinde iki genç kız, plastik çiçekler ve yapay bir dere ile dekore edilmiş bir restaurant’da yemek yerler, kendi aralarında sohbet ederler, çok modern giyinmişlerdir. Türkünün sözleriyle, görüntü arasında ironik bir bağ kurulur, izleyiciyi hafiften gülümsetir. Hem köyden kente geçişin estetiğini görürüz mekanda, hem de doğaya özlemin plastik versiyonunu.

Şehrin içindeki zıtlıklar, çelişkiler, melezlik, yerinden edilen insanlar, son yıllarda da yıkım. Bunlar benim hayatımın da bir parçası… Benim için temel konulardan biri yine bu şehrin, bu ülkenin içindeki ataerkil kodlar, toplumsal cinsiyet ve ayrımcılık. 2007’de Babaevi apt. başlıklı kişisel bir sergi yaptım. BETEBE bir duvarla başlıyordu sergi, sokakta gördüğüm bir apartmanın duvarını, galeride uyguladım. Yine daha önce Hafriyat Karaköy’de gerçekleştirdiğimiz bir sergide yer alan Mülk Allahın’dır yazısı gibi… Yani dış cephe malzemesi olarak kullanılan betebe’ler benim malzemelerim oldu. Bazen dışarıyı içeriye, bazen içeriyi dışarıya taşıma fikrini seviyorum. Çok az müdehalelerle bağlam değişikliği yaratmak, gerçeklik duygumuzla oynuyor. Yine “Ev” adlı çalışmam, bir evin yapısını oluşturan tuğlalarla başlar, tuğlaların sıvanmadığı ama çok güzel demirlerden oluşan penceresiyle bizi şaşırtan bir “ev” ile devam eder, bir metrakarelik bir alan yaratıp tuğlalarla örüp, içine sadece sığabildiğim bir fotoğrafla biter.  Barınma hakkı gibi en doğal hakkımız olan şey için verdiğimiz mücadele, yerlerinden edilen insanlar, sosyal adaletsizlik. Toki’lerle ilgili yaptığım çalışmalar da bu bağlamda okunabilir. Kentsel dönüşüm adı altında yapılanlar hepimizi yakından ilgilendiriyor ya da ilgilendirmeli. “Özdönüşüm Emlak” adllı çalışmam sahte bir emlakçı dükkanından oluşuyordu. Bu emlakçı dükkanında bire bir gerçek bilgilerden hareketle çalıştım. Kentsel dönüşüm mağdurlarını görünür kılmak için Toki’lerde yaşayan kişilerin sorunlarını göstermek istedim. Atölyemde oturup sanat yapan biri değilim, o yüzden aktivist tarafım devreye giriyor işlerimde de..

ner4

S.A: Kent’in kamusal mekanları, yarı kamusal sayılabilecek müze, galeri vs. ve özel alanlar (evler, sanat depoları, koleksiyoner mülkleri) aralığında sanat üretim ve sergilenmesi konularını kendi üretiminiz açısından nasıl konumlandırırsınız?

N.P: Son yıllarda hızla artan kurumsallaşma, epeyce sorunlu bir durum yarattı. Çünkü bu kurumlar özel sermayenin, bankaların elinde. Ve istedikleri gibi manipule ediyorlar herşeyi, galeriler bile onlara bağımlı. Mesela bir galerinin çalıştığı listeye bakıyorsunuz, sonra kurumların çalıştığı sanatçılara, hemen hemen aynı. Ben galerilerle, kurumlarla iyi anlaşabilen bir sanatçı değilim, bakınız İstanbul Modern protestoları… Sanatçıların bağımsız olmaları gerektiğine inanıyorum. Geçen Mart ayında Arzu Yayıntaş ile birlikte “acı kahve” adlı bir iş gerçekleştirdik. Tophanede bir erkek kahvesinin camına son bir yılda erkekler tarafından öldürülen kadınların ve çocukların isimlerini döşedik. Bu isimler bir süre camlarda kaldı, kahvenin müdavimleri bu isimlerle yaşamak zorunda kaldılar, sonrasında kadınlara açık çağrıda bulunarak kahve içmeye davet ettik. Böylece kısa bir süreliğine de olsa kahveyi işgal ettik. Eğer bunu bir galerinin camında uygulasaydık, bence hiç bir anlamı olmazdı. Her zaman böyle çalışabilmek mümkün değil tabiki, ama kamusal alanlarda da çalışabilmeliyiz. O yüzden ben kendi çalışmalarımı sadece sanatın kurtarılmış alanlarına hapsetmek istemiyorum.

S.A: Mekan bazlı, yeleştirme gibi güncel sanatın daha çok kullandığı türleri bir ifade biçimi olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu noktada güncel sanat nereye doğru yol alabilir?

N.P: Ben genellikle mekan bazlı çalışmalar yapan biriyim. Ama bu tür çalışmaların gerçekte azaldığını görüyorum, sanatçılar daha fazla duvara asılan, satılan işlere yöneldiler, ya da yöneltildiler. Galeriler de bu konuda masum değiller. Bazen bir galerinin duvar rengini değiştirebilmek bile zor oluyor, bırakın yerleştirme işler yapabilmeyi. Güncel sanat nereye doğru yol alabilir zor bir soru, bir süredir muhalif dilini yitirmiş ve sanat marketine teslim olmuş gözüküyor.

S.A: Özellikle Türkiye’deki mimarlık üretimini nasıl buluyorsunuz? Büyük ölçekli konut+alışveriş+sosyal hayatı birleştiren güvenlikli kompleksleri, eleştirel işler yapan bir sanatçı olarak nasıl yorumlarsınız?

N.P: Türkiyedeki mimarlık üretimini değerlendirebilecek bilgiye sahip değilim, ahkam kesmek istemem. Ama AVM’lerle sarıldı her yanımız. Hiç bir şeyi umursamayan bir iktidar var, İstanbul bir rant alanı olarak pazarlandı ve pazarlanıyor. Komşunu da seçebileceğin güvenlikli siteleri pazarlayıp duruyorlar. Mahalle kültürü yok edildi, son kalan yerlere de göz dikmiş durumdalar. Ne kalacak geriye, berbat bir yer. Belki de yaşanamayacak bir yer. Artık bu lüks sitelerden ev alanlar keyifli keyifli oturabilirler, evlerinde.

S.A: Bu durum içerisinde, tüm Dünya’da görsel meta seviyesinde kalan bir sanat üretimi ortaya çıkıyor. Bunun müsebbibi sanat-piyasa ilişkisinin derinliği mi?

N.P: Sanat, piyasa ilişkisindeki çarpıklık herşeyden önce  sanatçıların iyi işler üretmesini engelliyor, bence en kötüsü bu..

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

ner6

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

paylaş/share...Share on FacebookShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Loading...