SÖYLESİLER

 

w6 yeni.indd

w6 yeni.indd

 

Seçil Alkış: Eğer bundan bir yıl sonra burada oturup senin bu süreçte yaptıkların açısından ne kadar harika bir yıl olduğunu kutlayacak olsaydık, bu süreçte neler başarmış olurdun?

Halil Vurucuoğlu: Gerçekleştirmeyi planladığım bir çok yeni hikaye var önümüzdeki dönem için. Kullandığım malzeme(kağıt) hassas olmasına rağmen çok fazla alternatif sunabiliyor, denemeyi ve yeni kullanım alanları bulmayı seviyorum. İlk olarak bir süredir ertelediğim proje sergim için çalışmayı planladığım resimleri tamamladığımı var sayıyorum. Üç adet resmin ve yerleştirmenin yer alacağı proje sergimi canlı müzik performansı ile birlikte açılışını kutluyoruz. Gerçekleşmesini istediğim proje sergisinin yanı sıra, dünyanın en önemli sanat merkezi olduğunu düşündüğüm New York için bir kişisel sergi hazırlamayı amaçlıyorum. Çalışmalar başladı ve yolunda gidiyor, istediğim gibi bir anlaşma gerçekleşirse, 2015 yılı için sergi hazırlıkları hızla devam ediyor olacaktır. Sergi planlarım yolunda gitmiş ve bir de sevdiğim gruplara video klipler çekmeye başlamışım, dört güzel insandan meydana gelen Federaller’in ilk klibini çekmişim, izliyoruz hep beraber.

S.A: Eminim bir çok güzellikler vardır hayatında, bunların içinden en büyük memnuniyetini ne zaman yaşadın?

H.V: Birçok zaman çok memnun olduğum olmuştur, hangi an en büyüğü yaşandı bilmiyorum. Beklentiler olmasa hayat daha güzel ama var maalesef, beklentilerinin farkında olup tatmin olmaya hazırsan memnun da olursun, diğer yandan memnun olmuşluklarım kadar memnuniyetsizliklerim de vardır.

 

w6 yeni.indd

 

S.A: Yapmayı sevmediğin şeyler var mı?

H.V: Tartışmak, biriyle tartışmak durumunda kalmak. Aynı lisandan konuşup aynı lisanda anlaşamamak, sakinliğin yittiği anlar benim için kabul edilebilir durumlar değil. Bir de bir şeyleri ertelemek, bir şeyleri, bir yerleri, birilerini veya yapılacakları ertelemek.

S.A: Biliyoruz ki kişisel sergiler açtın ve birçok karma sergiye katıldın. Senin için en önemli olan proje veya başarından bahseder misin?

H.V: Yurtdışı fuarları, sergiler ve müzayedelerin kariyerime çok yardımcı olduğunu kabul etmek ile birlikte 2010 senesinde Elgiz Müzesinde yaptığım proje sergim, Oksijen Çarpması’ndan bahsetmek istiyorum, özel bir sergidir benim için. Taslaklarını 4 sene evvel hazırlamıştım, doğru mekan ve doğru zamanı beklediğimden araya zaman girmişti. Kent/doğa ikileminde kalmış çağdaş insanın uyum sorununu üzerine odaklandığım bu sergide, ışık ve ses yerleştirmesi, özel bir düzen ile izleyiciyi de içine alacak biçimde sunuluyor ve 3 odaya yayılan işler resim, ışık ve sesten müteşekkil tek bir iş gibi algılanıyordu. Çağdaş kentlinin, ne kente ne de doğaya tam uyumlu yaşayamamasını, kendini içinde bulduğu baş dönmesini ve karmaşayı vurgulamak istediğim için, sergiyi “Oksijen Çarpması” metaforu ile ifade etmek istedim. Senelerdir bekleyen projenin sonunda gerçekleştiğini görmek güzeldi.

S.A: Düzenli olarak çizgi günlük tutuyorsun ve birçok işin bu çizgi günlüklerinden esinleniyor hatta bazen birebir faydalanıyorsun. Çizgi günlüklerini nasıl tanımlıyorsun?

H.V: Resim yapmadığım zamanlarda, gün içinde kafamı dinginleştirmek için çizdiğim defterler, görsel günlüklerim var, doğru. Nefessiz bırakan, miğde bulandıran, göz karartan ne varsa, sebep olanların içini göstermek istedim günlüklerimi çizerken. Gündemi anlık değişen memlekette duyduğum veya okuduğum boktan bir haberde bu sürece katkıda bulunuyor pek tabii. Toplumsal kirlenme, iktidar fetişizmi ve uygulanan kitle algı oyunları uzunca bir süredir aklıma takılan durumlardı. İrin sergisi ile birlikte asfaltın altından geçen lağım boruları kadar saygın olan televizyondaki kravatlıların resimlerini yaptım, her bir portreyi son senelerde çizdiğim defterlerden derledim.

 

w6 yeni.indd

w6 yeni.indd

 

w6 yeni.indd

 

w6 yeni.indd

 

S.A: Resimlerini yaparken politik hissiyatlar uyandırması gibi kaygıların var mı?

H.V: Politik resim yapma, yapmama meselesini de çok anlamıyorum, özünde tanımlarla kısıtlanan resmi bir bakıma, iyi veya kötü resim vardır. Yaşananlar, hissedilenler ve reaksiyonlar vardır. İnsan yaptıkları veya yapmadıklarıyla zaten politiktir.

S.A: Yakın dönemde daha iyi, daha hızlı, daha akıllı, daha verimli hale getirdiğin bir projeden veya problemden bahseder misin?

H.V: Dış mekana(atölyemin dışında her hangi bir yer) duvar resmini şablonla uyguladığım zamanlarda daha pratik olmaya çalışıyorum, zaman ve mekanla alakalı problemleri minimalize edecek çözümleri atölyemde belirleyip, sokakta uyguluyorum. Örneğin geçtiğimiz ay yakın dostum Hair Mafia’nın vitrinine uyguladığım işte sekiz farklı renk için sekiz adet şablona ihtiyacım varken, pratik bir hamleyle üç şablonda işi çözümledim. Böylelikle hem kendim hem de karşı taraf için kısa sürede keyifle sonuçlanan bir iş oldu. Hazırlanışı ve uygulaması açısından farklı ve güzel bir tecrübeydi.

S.A: Kendine has, kendine özel, kendince saklı ve gizli bir dünyan olduğunu biliyorum. Süper kahramanlar da senin için çok özel, sence sahip olduğun süper güç var mı?

H.V: Zaman zaman Wolverine olsam hiç de fena olmaz diye düşündüğüm oluyor. 4 yaşıma kadar kendim dahil dünyadaki herkesi süper kahraman sanıyordum, hiç süper gücümüz olmadığını öğrendiğimde şaşırmıştım. Hayatın çizgi romanlardan farklı olduğunu kavrayıp biraz büyüdükten sonra kahramanların resimlerini çizmeye başladım, daha sonra kahramanlardan öte anti-kahramanları daha çok sevdim. Günümüz şartlarında bu bir süper güç olabilir belki, aradığım şeyi genelde kolay bulurum, bir şeylerden başka bir şey yapmak, dönüştürmek olabilir bir de…

 

w6 yeni.indd

 

S.A: Hikâyeni seninle hiç tanışmayan biri için özetler misin?

H.V: Benim hikayem de tüm eski hikayeler gibi iyiyle kötünün savaşından ibaret. Zaman zaman delice heyecanlar, aşırı sıçramalar yaşasam da, sakin bir mutluluğun ve huzurun peşindeyim. İyi bir film müziğiyim gibi hissediyorum bazen, enteresan. Titreşimler hep var ama yine de iç dengeme yakın durmaya çalışıyorum.

S.A: Sanat dünyası hakkındaki en rahatsız edici şey…

H.V: Sanat dünyası demen iyi olmuş zira piyasa lafını sevmiyorum, sanat piyasası kötü geliyor kulağa. Gerçek manada kapsayıcı, destekleyici, güven verici ciddi bir sendikası yok sanat dünyasının, bence bu çok önemli bir eksiklik. Eksikliğin yanı sıra rahatsız olduğum durumu sorarsan; yaptığımız işin sanat olduğunun unutulduğu anlar oluyor, maddi bir karşılığı olsa bile verdiği sanatsal hazdan çok rakamlarla anılması işin doğasına aykırı diye düşünüyorum. Eileen Gray’in de dediği gibi, bir sanat eserinin değeri, ona verilen aşkın büyüklüğüyle doğru orantılıdır.

S.A: Çalışırken atıştırmayı seven sanatçılardan mısın?

H.V: Evet; kuruyemis, çubuk kraker, havuç, brownie ve ayçöreği atölyemin olmazsa olmazlarından.

S.A: Okuyuculara sormak istediğin sorun var mı desem

H.V: En son ne zaman kafanı kaldırıp, öylesine gökyüzünü seyrettin?

 

w6 yeni.indd

 

 

w6 yeni.indd

w6 yeni.indd

David Lagares:  Bugün dünyaca ünlü sanatçı Ryan Paul Simmons’la, ALAN Istanbul’daki sergisi hakkında konuşacağım. Sana sergideki seçimlerinle ilgili sorular sormak istiyorum. Sergiyi gezen herkesin ortak düşüncesi, Atatürk’ün serginin odak noktası olduğu üzerine. Seni Atatürk’ün resmini yapmaya iten şey ne oldu?

Ryan Paul Simmons: Atatürk’ün kendi zamanında çok güçlü bir adam olduğunu hissettim. O, zamanının ilerisinde, insanlar için önemli olan ve onların kendileriyle bağdaştırabilecekleri sözleri söylemeye çekinmeyen, çok yönlü, renkli ve zeki bir adamdı. Bu yüzden onu rengârenk betimledim.

D.L: Resmi gördüm, fevkalâde olmuş, fakat onun ağzını kapattığını farkettim, neden?

R.P.S: Çünkü inanıyorum, ve –saygıyla– umuyorum ki Türkiye halkı bu mesajı algılayacak; hâlâ Atatürk bayrakları asılıyor… O artık bizimle değil. O artık konuşamaz ve şimdi sıra sizde.

D.L: “Up in Smoke” (dumanlar içinde) diye bir resim var, benim de sergideki en sevdiğim resim. Bu resmi yapmanı sağlayan şey neydi?

R.P.S: “Up in Smoke”… Nargile burada çok yaygın. Çay içmekten bir farkı yok. O yüzden İstanbul’da ve İstanbul hakkında yapılacak bir sergide onun da mutlaka dahil edilmesi gerektiğini hissettim.

D.L: Çok ama çok popüler olan, bu ülke için çok şey ifade eden bir resim hakkında sana bir soru sormak istiyorum. Adı “Living on a Prayer” (dua ile yaşamak). Bu resimde esin kaynağın neydi?

R.P.S: “Living on a Prayer”… Yıllardır resim yapıyorum ama kendimi bir sanatçı olarak görmedim, görmüyorum. Başka insanlar ise beni sanatçı olarak gördüler, bence bu önemli çünkü bu sayede alçakgönüllü kalabildim. Ve kendime sanatçı diyebileceğim bir noktaya ulaşmayı istiyorum. Sadece etiket olarak kalmasın.

D.L: Fakat aslında uzun bir süredir sanatçı olarak çalışıyorsun. Ama kendini sanatçı olarak görmedin.

R.P.S: Yıllardır resim yapıyorum… Ama hayır, kendimi asla sanatçı olarak görmedim.

D.L: Peki sanatçı olduğunu ilk ne zaman farkettin?

R.P.S: 8 Ekim 2013’te, saat 05:03, New York’ta

D.L: O anda ne oldu?

R.P.S: Normalde tek bir resmi yapmam yaklaşık bir ay, yani dört hafta, beş hafta civarı sürer. Fakat kendime 12 resmi yapmak için sadece 5 hafta verdim. Normalde baskı altındayken daha iyi çalışıyorum.

D.L: Peki bunu nasıl başardın? Neredeyse imkânsız gibi.

R.P.S: Bir galeri sergisi yapmak için yıllarca bekledim. Alan Istanbul ile böyle bir fırsat karşıma çıkınca, o sırada doğru bir karar gibi geldi, bunu haketmiştim. Fakat bu bahsettiğim anda pes ettim ve bunu yapamayacağımı söyledim. Ve tüm ışıkları söndürdüm; atölye kapımı kapatmaya hazırlanırken ise ışıkları tekrar yaktım ve ellerimde ikişer fırça vardı…

D.L: Bu harika. Yani “Living on a Prayer” böyle çıktı?

R.P.S:  Tüm serginin temeli o.

D.L: Fevkalâde. Şimdi de sergi için önemi büyük olan bir başka eserden bahsedelim. Bu sergide bir resim var, ve sergi için çok önemli, ve senin için de çok önemliymiş gibi görünüyor. İsmi “Respect” (saygı). Bu resim hakkında neler söyleyeceksin?

R.P.S: Bunun için çocukluğumdan bahsetmem lazım. Büyürken, inanmamı söyledikleri din ile yetiştirildim. Saygı her zaman yoktu. İnsanlar saygılı olmaya çalışıyorlardı ama birçoğu da uzak duruyordu.

 

w6 yeni.indd

D.L: Bunu farkettiğinde kaç yaşındaydın?

R.P.S: Sekiz, dokuz?

D.L: Ve onların saygının ne olduğunu bilmediğini mi farkettin?

R.P.S: Evet öyle. Bu yaşta farklı şeyler ilgimi çekerdi, bu yüzden dışlanmış olduğumu söyledim. Benim yaşımdaki diğer çocuklar benim ilgilendiğimden farklı şeylerle ilgilenirdi. Onlarla oynamaya çalışırdım ama ilgim başka yerdeydi.

D.L: Tekrar kiliseye dönersek, orada saygı olmadığını farketmiştin. Bunu biraz açabilirmisin?

R.P.S: Örneğin, kiliseye girdiğinizde, kutsal suyu alıp teninize sürmeniz gerekir. Bazıları bunu yapıyordu, bazıları ise yapmıyordu.

D.L: Bunu ilginç mi bulmuştun?

R.P.S: Kafam karışmıştı.

D.L: Bazıları yapıp bazıları yapmadığı için mi?

R.P.S: Evet. Önce çok kafam karışmıştı ama ardından her şey netleşti. Bu binanın, kilisenin içinde birçok defa bulunduğunuz zaman, bir sürü paranın el değiştirdiğini görüyorsunuz. Yani adeta insanların günah işlemesine izin veriliyor gibiydi, ve sonra buraya gelip sepete para atıyorlar ve günahları kayboluyor, kendi normal yaşamlarına dönüp tekrar günah işleyebiliyorlar.

D.L: Peki bunun “Respect” resmiyle ilgisi ne?

R.P.S: İstanbul’da insanlar  kutsal mekânlarına, camiye girerken… Çok şey öğrendim, saygıyı öğrendim.

D.L: Anlatabilir misin?

R.P.S: Üç saat boyunca bir caminin önünde durdum ve izledim. Camiye giren insanlar için bir ritüel var. Daha kapıya bile varmadan önce yapmaları gereken bir şey var. Temizlik. Oturuyorlar, ayakkabılarını çıkartıyorlar, yüzlerini yıkıyorlar, ellerini yıkıyorlar, kollarını yıkıyorlar, ayaklarını yıkıyorlar, bacaklarını yıkıyorlar ve sonra ön kapıya gidiyorlar. Ayakkabılarını çıkartıyorlar; sahip olduğun her şeyi geride bırakıyor ve içeri girip saygını sunuyorsun ve odaklanmış bir hâlde kalıyorsun. Amerika ve Türkiye arasındaki fark bu: bu onlar için bir yaşam biçimi. İstanbul sokaklarında duaları duyabilirsiniz, günde beş kez okunuyor…

D.L: Öyle görünüyor ki bu deneyim seni değiştirmiş.

R.P.S: Evet öyle. Saygı hep mevcut, o yüzden serginin de bir parçası olmalı.

 

w6 yeni.indd

D.L: Daha buraya yeni geldim, birkaç gün oldu, çoktan o duyguyu hissetmeye başladım bile. Ve çok üst düzeyde bir saygı var. Saygıdan bahsetmişken,burada oldukça tartışmalı görünebilecek bir resmin var, ismi “Never Give Up” (asla vazgeçme). Biraz bu eserden bahsedebilir misin?

R.P.S: Bu resim başlangıçta serginin bir parçası değildi. Ama resim yaptığım o 5  haftalık süreç sırasında benim için çok önemli bir resim haline geldi. Tekrarlamak gerekirse, Atatürk konuşmaktan çekinmezdi. Konuşmak ise mutlaka kelimeleri gerektirmez. Bu dünyada sevmek istedikleri kişiyi sevmelerine izin verilmesi gereken birçok insan var. Bazıları bunun doğru olmadığını düşünüyor ama bunlar kişisel fikirler. İstanbul’da gerçekleşen ve medyada kitlesel olarak yayılan bir olaydan yola çıkarak yaptığım  “merdiven” resmi de kendini ifade etmek için bir çıkış noktasıydı. Sevmeyi seçtiğim kişi bu, bu benim yaşam tarzım, ben senin nasıl yaşayacağına karışmıyorum.

D.L: Bu inanılmaz. Sıradışı bulduğum bir resim var, çünkü çok basit ama çok büyük bir mesaj taşıyor. İsmi “This way” (bu yoldan) 

R.P.S: Toplumda, yine kendim için konuşacak olursam, insanlara ne yapacağını söyleyen bir sürü tabela var, buraya park yapmayın, burada yürümeyin, tek yön… Neden?

D.L: Değişkenler…

R.P.S: Neden? Neden? Üniversitede okuman gerektiğini söylerler, bunu yapmalısın, sofraya ekmek koyabilmek için eve para getirmelisin. Neden? Başarılı olmak için neden bunu, bu adımları izlemeliyim? Neden kendi yöntemimle yapmıyorum? Böylece bu resmi, “This Way”i yaptım, çünkü bu şekilde yapılması gerekiyordu. Çünkü hayallerimiz etrafımızda – bize hayallerimizin orada olduğunu, oraya gidip onları almanız gerektiğini söyleyen oklar yok. Birisiyle yaptığınız her konuşmada açılan fırsat kapıları var. İnsanları tek bir kelimeyle, tek bir bakışla, bir kıvılcımla aydınlatabilecek yaşlı bir adam olabilirdim. Ve böylece hayallerinin ne tarafta olduğunu bilirlerdi.

D.L: Bu konuda sana katılıyorum. Yine tartışmalı ama aynı zamanda da aydınlatıcı bulduğum bir resim var. “Unveil” (perdeyi kaldır).

R.P.S: “Unveil”. Şöyle başlayayım: bu sergiyi yaparak kendimi daha da zorlamak istedim. Kendine sanatçı mı diyeceksin? Haydi, görelim bakalım nelere sahipsin. Önümdeki mücadele buydu.

 

w6 yeni.indd

D.L: Resimde örtülü bir kadın var. Fakat yine de bizi onu görme fırsatını veriyorsun.

R.P.S: Bu resmin ilgilendiği sorun, ki sergide yer alma sebebi de bu: insanların diğer insanları görünüşlerine göre değerlendirdiğini hissediyorum. Eski bir söz var, Türkçe’ye aktarılır mı bilmiyorum, ama Amerika’da şöyle: “bir kitabı asla kapağına göre değerlendirme”.

D.L: Yani bir diğer deyişle kapağın altında ne olduğuna dair herkesin kendi fikri olacak…

R.P.S: Umudum bu yönde… İnsanlara ne hissetmeleri gerektiğini söyleyecek birisi değilim. Bu onları olumlu ya da olumsuz şekilde etkiliyorsa; verilen mesaj bu.

D.L: Teşekkürler. “HiStory” (tarih/onun öyküsü)… Bu resim ne hakkında?

R.P.S: İki şekilde okunabilen bir kelime. History veya His Story. Tek bir kartpostal. Ama iki kartpostal görüyorsunuz çünkü arka yüzü de gösterilmiş. İstanbul’a gelmeyi düşünmeyen insanları buraya davet etmek istedim. Çünkü özel bir şeyi kaçırıyorlar. Şimdiye kadar deneyimledikleri her şeyin kökeni burada. Dünyada iki ayrı kıta üzerine oturan tek şehir. Doğu, batıyla buluşuyor.

D.L: Çiçekler – peki çiçekler ne anlama geliyor? Görünüşe göre birisi bir silah tutuyor.

R.P.S: Çiçekleri bir şekilde fırlatmak gerek. Çiçekler belki de insanları İstanbul’da karşılayan bir hükümet görevlisi tarafından atılıyor. Biber gazı ateşleyicisinin benim tarafımdan yorumlanmış hali. Silah kullanılmamasını tercih ederim. Sadece biber gazı için kullanılmamalı. Ve kartpostalı ben göndermedim, Atatürk gönderdi.

D.L: Yani bu resim inanç hakkında… Seni “Resilience”a  (dirençlilik) yönlendirmek istiyorum. Tarihle bir bağlantısı var, ve çok güncel bir konu. Anlatabilir misin?

R.P.S: İstanbul çok eski. Türkler çok gurur duyuyor. Her yerde sanat var. Grafiti çalışmaları inanılmaz. Yıkılan binaların duvarlarında grafiti vardı, artık onları kimse göremeyecek, ama yıkılmadan önce birçoğunu görme şansım oldu.

D.L: Ben de bugün birçok grafiti gördüm ve harika ifadeler içeriyorlardı.

R.P.S: Evet. Ön planda dikenli tel var, bir algı yaratmak ve aynı zamanda bir mesaj vermek istedim. İstanbullular İstanbul’u koruyorlar; gelen herkesi hoş bir şekilde karşılıyorlar ama kenti korumaya devam ediyorlar. Burada gurur var. Sarı dikenli telin tek amacı renkleri dengelemek değil, bunlar sert dikenli teller değil. İnsanlara zarar veremezler; sadece ima ediliyorlar…

D.L: Oldukça ilginç bir benzetme. Şimdi eğlenceli olduğunu düşündüğüm bir çalışma hakkında soru sormak istiyorum, “Bring It Home” (eve getir). Bu eserdeki mesaj nedir?

R.P.S: “Bring It Home”… Anladığınız gibi Amerika’ya özgü bir deyim, eğer bir şeyi çok istiyorsanız gider, onu alır ve eve getirirsiniz. Hayalinizin gösterdiği yöne doğru gidersiniz, onu elde edersiniz ve eve getirirsiniz.

D.L: Bence bu harika bir yanıt. Serginin geneli hakkında ne düşünüyorsun?

R.P.S: İnanamıyorum. Kendimi bu kadar zorlayıp resim yapmak için sadece 5 hafta süre tanıdığıma inanamıyorum. Ve bunu başardım. Yapamayacağım ne var?

D.L: Bu muhtemelen doğru, ama sohbetimizden anladığım kadarıyla senin yapabileceklerinin sınırı yok.

R.P.S: Olduğunu zannetmiyorum.

D.L: Çünkü bu sergide çok fazla konuyu birden incelemişsin, diğer insanların açmaya teşebbüs bile etmeyeceği konular bunlar. Bu konularla doğrudan yüzyüze hesaplaşmışsın; bu cesaretini gösteriyor. İstanbul’a tekrar gelmeyi düşünüyor musun?

R.P.S: Kesinlikle.

D.L: Harika. Çok güzel bir sergi. Zamanını ayırdığın için çok teşekkür ederim.

w6 yeni.indd

w6 yeni.indd

Yahşi Baraz: Galericilik aslında çok zor bir meslek…

Efe Korkut Kurt: Siz cefasını çekmişsiniz, biz de sizin sayenizde sefasını sürmüş olduk. Fakat sizce şimdiki galericilik nasıl olmalı?

Y.B.:Sanatın kurumsal alanında yeni bir şeyler yaratmak gerek. Başarı, hiç yapılmamış bir şeyi yapmaktır. Bence galericilik yapacak kişinin derinlik ve yüksekliği olan bir mekan inşa etmesi gerekir ve galerinin planını çok usta bir mimara çizdirmesi gereklidir. Bir galericinin yöresel değil evrensel düşünmesi lazımdır. En zor işlerden biri de Dünya çapında olmaktır. Uluslararası boyutta resim alıp satmak yeni galericinin hedefi olmalıdır. En büyük başarısı ise uluslararası ölçekte dünya müzelerine resim satmaktır. Örneğin bir müzisyen, bir fizik âlimi, bir operatör için dünya çapında bir kariyer yapabilmek her zaman zordur. Dünyaca ünlü galericilerden biri olan Andre Emmerich “Galerici zenginlerle birlikte olmalı ama onlar gibi lüks yaşamamalı” der. Yani sanatın el değiştirmesi için onlarla ilişki kurmalı ama onlar gibi yaşamak yerine sanat dünyasının içinde kalmayı tercih etmelidir. Ben hep bunu yapmaya çalıştım.

E.K.K.:Sizin gibi bir tecrübeyi yakalamışken bir ölçüde anlamaya çalışmak istiyorum. Çağdaş sanat piyasasını oluşturan ya da sadece piyasa da değil, sanat ortamını regüle eden insanlar veya aktörler var. Genç sanatçılar ile bu piyasayı yapılandıranlar arasındaki ilişki nasıl şekilleniyor?

Y.B.:Bu Türkiye’nin ekonomisiyle de alakalı, sanatçının entelektüel alt yapısı ile de ilgili. Elbette el becerisi önemlidir fakat, el becerisine sahip olunması ve iyi birşeyler yapmak yeterli olmuyor. Sanatçının arkasında entelektüel birikimi olması, sosyal ve dışarıya yönelik olması önemli bir unsur. Bir sanatçı yükselebilir ama bu demek değildir ki ileriki zamanlarda dünya müzelerine kabul edilecektir. Belki sadece dekoratif olarak kalır ama hayatı boyunca yüzlerce resim satabilir. Hem kendisi zengin olur hem de galerisini zengin edebilir. Bir sanatçının en büyük arzusu dünya çapında bir müzede retrospektif bir sergi açmaktır ve dünyadaki en büyük 400özel koleksiyona girmektir. Ama ne yazık ki hiçbir Türk ressamı henüz o konuma gelemedi, kişisel sergi bile açamadılar. Mesela Doğançay Pompidou’da1982 yılında “LesMurs Murmurent, İl Crient, İls Chantent” / Fısıldayan Duvarlar isminde bir fotoğraf sergisi açmıştı.

Bir de günümüz dünyası oldukça materyalist bir konuma geldiği için de problemlerimiz var. Gerçi 100 yıldır materyalizm devam ediyor ama bu son 10-15 yıl içerisinde maddenin çok ön plana çıktığı bu dönemde, zenginlerin bir ressamın arkasında olması çok daha önemli bir hal aldı. Sanatçıların ilişkide olduğu en azından 5-10 tane çok üstün durumda olan önemli koleksiyonlara girmesi lazım. Eğer o koleksiyonlara girerse taraftar toplamış oluyor ve bu durum sanatçının geriye gitmesine mani oluyor. Mesela Rothko’yla alakalı bir yazı çıkmıştı. Hatta o yıllarda bir sanat yazarı, çok berbat bir sanatçı olduğunu ama üzerine o kadar büyük bir yatırım yapılmış ki kimsenin kötü olduğunu söyleyemeyeceğini belirtmişti. Şimdilerde ise Amerikan soyut resminin içinde en önlerde yer alıyor.

Dünya sanatı içinde iki tip sanatçı vardır biri ekol kuranlar diğeri ise o ekolü takip edenler. Türkiye’de bir ekol kurup o ekolü dünya sanatında kabul ettirebilmiş sanatçı henüz çıkmadı.. 150 yıllık resim sanatı mazimizin de bir ülkenin sanatsal gelişimi için kısa bir süre olduğunu düşünürsek bu gelişim doğaldır. Son yıllarda Türkiye’de genç sanatçıların oluşturduğu bir enerji var. Yeni kurulan müzeler ve sanat mekanları ile genç sanatçıların dünyaya açılmadaki engelleri de ortadan kalkacaktır. Diğer bir taraftan 25-30 yıl önce 3-4 adet olan güzel sanatlar fakülteleri bugün 85’i buldu. Her yıl yüzlerce genç bu okullardan mezun oluyor ve bir kısmı da yurt dışında okuma fırsatı buluyor. Oralarda alınan eğitimler,  gezilen müze ve galeriler, müze küratörleri ve galericilerle tanışmak, üniversite kütüphanelerinde araştırma yapmak genç bir Türk sanatçısını bir dünya sanatçısına dönüştürebilir. Bugün artık her şey global oldu. Kimlik çok önemli değil.  Bir Polonyalı da olabilirsiniz, bir Bosna-Hersek’li de, bir Irak’lı da önemli olan bir üslup geliştirerek dünya sanatına bir katkıda bulunmaktır.

w6 yeni.indd

E.K.K.:Geçmişte periferi ülkelerinde yaşayan sanatçılar için çok handikap vardı.

Y.B.:Sebebi merkez Paris, Londra ve New York’tu. Oysa şimdi sanat dünyası global oldu. Geçmişten bu güne önce İtalya, sonrasında da Almanya, İngiltere, Fransa, İspanya sanatın önderi oldu. 1960’tan sonra ise Amerika ön plana çıktı. Bugün ise dünya, sanat alanında çok kutuplu oldu. Bu ülkelerin koleksiyonlarındaki sanatçıların pasaportlarına bakarsanız sanatçıların saydığımız 5-6 ülkeden oldukları görülür. Birkaç Japon, Hollandalı ve Belçikalı da bulunabilir. Ama yine de merkez Amerika’dır. Dünyanın en önemli eserlerini müzelerine taşıyarak bu merkez olma durumunu yaratmışlardır.

E.K.K.:İkinci Dünya savaşı sonrası sermaye birikimi tamamen Amerika’da olduğu için, çoğunluğu galeriler üzerinden bütün sanatı satın aldılar. Sizin de bildiğiniz gibi Amerika, devletin sanat alımına bütçesi olmayan tek devlet ama bütün sanat eserleri müzelerde, çünkü zenginler miraslarını müzelere bağışlıyor. Bu yüzden bütün Dünyanın sanatı en çok Amerikan müzelerinde. Sanıyorum böyle bir denklem oluşmuş.

Y.B.:II. Dünya Savaşı bittiği zaman, dünyadaki entelektüel ortam daha çok Avrupa ve komünist blokta yer alan ülkelerde bulunmaktadır. Fakat savaştan galip çıkan Amerika’da bu anlamda bir gelişim izlenmiyor. Elde bulunan zenginlik ile bu alandaki eksiklik CIA tarafından görülüyor ve Kennedy Kanunları ile Amerikan sanatı desteklenmeye başlanıyor. Böylece ilk önce Amerikan Soyut Ekspresyonist sanatı (JacksonPollok, Mark Rothko,RobertMotherwell, ClyffordStill, ArshileGorky, Willem De Kooning gibi sanatçılar) doğuyor ve dünya sanatında büyük etki yaratıyor sonrasında da Amerikan pop sanatı (Andy Warhol, Robert Rauschenberg, Roy Lichtenstein, ClaesOldenburg, Rosenquist, Frank Stella) dünya gündemine oturuyor. Bu bir devlet politikası olarak yapılıyor ve Amerikan sanatı o günden sonra dünya sanatını yöneten bir pozisyona erişiyor. Avrupa’nın o karamsar dünyasından ayrılan Josef Albers ve HansHofmann Amerika’ya giderek büyük etki yaratan sanatçılardır. 

w6 yeni.indd

E.K.K.:Demek ki güçlü bir burjuvazisi olmayan ülkeler bu sistemde sanatta etkin olmak, dünya sanatına etki kurmakta ya da kendi ulusal pazarını oluşturmakta sıkıntı yaşıyorlar.

Y.B.:Mesela sanat dalları içerisinde tiyatro, sinema, opera geniş halk kitlelerine hitap eden durumdadır. Plastik sanatlar tamamıyla sınırlı bir elit burjuvaya hitap eden bir sanat dalıdır.

Ayrıca sanat süreklilik içinde gelişen bir olgudur. Maalesef Türkiye’de bu gelişim farklıdır. Örneklersek bir Türk sanatçısının arkasında bir halı sanatçısı, bir kilim sanatçısı, bir bakır sanatçısı, bir çini sanatçısı çıkar. Fakat Clamentenin arkasında Rafael ve Leonardo var. Francis Bacon’ın arkasında Turner, Gainbrough var. Cezanne’ın arkasında Engre, Jaque Louis David ve Delacroix var. Anselm Kiefer’in arkasında Albert Dürer ve LucasKranach var.

Senin söylediğin çok doğru ama başarıyı sadece sanatçılardan beklemek doğru değildir. Dünya çapında sanat eseri alan koleksiyonerlerimizin olması ve bu eserleri sergiliyor olması lazım. Dünya çapında sanat dergilerinde yazan sanat yazarlarımızın olması, dünyanın önemli müzelerinde çalışan küratörlerimizin olması gerekir.

E.K.K.:Geçmişte büyük bir yetenek, belki kendi içine kapanmışlığıyla toplumsal zeminde karşılığı olmayan duruma karşı bir direnç yaratabiliyordu. Bu seçimin, kişisel hayatına maliyeti vardı o sanatçının. İntihar eden sanatçılar biliyoruz… Biraz da önemli aktörler, koleksiyonerler ya da büyük burjuvanın alma nedeni de belki biraz da o hayat biçimi ve durumuna saygı ve itibar. Şimdi bunun çok ötesinde post-modern bir piyasa mantığının içerisindeyiz.

Y.B.:Türkiye’de o yıllarda sanat pazarı olmadığı için sanatçılarımız Akademi’de hocalık yaparak sanat hayatlarına başlamışlardır.İlk etapta, devlet bursu ve özel burslarla Fransa’ya giderler. Feyman Duran, Namık İsmail, İbrahim Çallı, Nazmi Ziya, Avni Lifij gibi sanatçılar 1910’da giderler, 1914’te I. Dünya Savaşı çıkınca da Türkiye’ye dönmek zorunda kalırlar. II. Dünya Savaşı sonrası ise çok az bir kesim de Paris’e gider ve orada sanat yaparak yaşama yolunu seçer. Avni Arbaş, Selim Turan, Abidin Dino, Hakkı Anlı, Mübin Orhon, Nejad Devrim, Albert Bitran gibi sanatçılarımız, orada maddi zorluklar içerisinde yaşadılar. Ayrıca bir kısmı pasaport alamadı, askerlik yapmadı, geriye dönemediler. Bir grup sanatçımız da Amerika’ya gidiyor. Tosun Bayrak, Burhan Doğançay ve Erol Akyavaş gibi sanatçılar da New York’a gidiyor.

E.K.K.:Peki sanat sistemine dâhil olamadılar mı?

Y.B.:Giremediler çünkü göçmen konumundaydılar. Zaten Paris’te savaştan yeni çıkmıştı ve ülkenin kendi zorluğu ile birlikte yabancılık problemlerini birlikte çektiler. O dönemde Paris’in kendi sıkıntılarının olduğu bir dönemde var olmak için çok büyük bir deha olmanız gerekiyordu. Oradaki Türk sanatçılar Türkiye’ye de gelemedikleri için ülke özlemi içerisinde yaşadılar. Bu kuşaktan sonra Komet, Utku Varlık ve Mehmet Güleryüz gibi sanatçılar Paris’e gittiler. Onlar da Türkiye destekli bulundu Paris’te. Ömer Uluç da 1982’de kendi gitti, daha çok Türkiye’ye satarak Paris’te yaşamış oldu. Dolayısıyla orada önemli bir müzeciyle, galericiyle, önemli bir koleksiyonerle ilişki kuramadılar.

E.K.K.:Peki bugün sanatın ticari bir denklemi var mı? Bunun üzerine çalışan var mı? Sanattan nasıl kar edilir diye kafa yoran mesela? Diyelim ki sanattan hoşlanmıyor. Senet gözüyle bakıyor işe. Belki sezgisel bakıyordur belki hissederek ama bunun denklemini düşünen var mı?

Y.B.:Sanatçı ve galerici çok uzun vadeli beraberlikler kurmalıdır ve kısa zamanda satılmasa da sabırla beraberlik içinde mesleki çalışmalarını devam ettirmeleri gerekir. Bir biri ile güven duygusu içinde ve aynı yaş gurubu ile çalışmasında çok büyük yarar vardır. Çok büyük yaş farkı olunca da diyalog konusunda problem yaşanıyor. Denklem sanatçı ile galerici arasında kurulan iyi ilişkilerle kendiliğinden oluşur.

E.K.K.:Sanatçılar ve galericiler bu şekilde ilerlerken müzayede dünyası nasıl?

Y.B.:Galericilik dinamikleri ile müzayedecilik dinamikleri birbirinden farklıdır. Yapılan yüksek satışlı müzayedelerle Türk sanat piyasasına son on yılda çok büyük faydaları olmuştur. Açık arttırmaların gelişmesi ve yeni koleksiyoncuları sistemin içine girmesini sağlamıştır. Fakat bazı spekülatif çalışmalar da yapılmıştır.

E.K.K.:Arz talep meselesini aşan bir durum yani.

Y.B.:2007 sonrasında Türk resim piyasasında bir büyüme gerçekleşti ama bu büyüme içinde yeni oluşan koleksiyonlar yaptıkları yanlış alımlarla sistemin yanlış büyümesine yol açtılar. Türkiye’de yeni büyümekte olan bir piyasanın birkaç yıl içinde birkaç kat büyümesi sağlıksız oldu ve literatüre dahi giremeyecek yapıtlar baş yapıt olarak alıcının karşısına çıkarıldı. Değeri düşük olan sanatçıların yapıtları çok yüksek fiyatlara satıldığı için ve bu daha sonra koleksiyonerler tarafından fark edildiği için alıcıda bir soğukluk yarattı ve gelişimin bir balon olduğu anlaşıldı.

E.K.K.:Paranın olduğu yere herkes bir şekilde dahil olmak istiyor galiba. Bu güne kadar bu kadar balon olan bir şey… Talebi olmayan bir arz gibi yönetildiği halde bunun talep kısmı da arkadan geliyor mu? Sürdürülebilir bir piyasa yaratmak istiyorsak güvene dayalı bir yapı oluşmalı. Bunun kurumları oluşturulabilirse bu gerçekçi bir şeye dönüşebilir mi sizce?

Y.B.:Geniş açıdan bakmak istiyorum. Öncelikle Türkiye’nin zengin kesiminin, milyonda biri bile resim almış mıdır diye bakmak gerek.

E.K.K.:Kaç kişi var, kaç kişi sanat eseri almıştır şimdiye kadar?

Y.B.:Türkiye’de çok iyi durumda olan 10 milyon insan var ama bu ülkede 76 milyon kişi yaşıyor.Bunların içinde çok ciddi zengin olan 1000 kişi var. Onlar Türk ekonomisini idare ediyor. 5-6 tanesi veya 10 tanesi de 100’ün üzerinde eser almıştır.

Kimdir koleksiyoner? Koleksiyoner kendisi için eser alan, bir süre sonra o doyum noktasına geldiği zaman onu halkla paylaşmak isteyip, müze kurmak isteyendir. Şimdi Türkiye’de sanat eseri alanların, çok büyük bir kısmı sanat ticareti yapmaktadır. Ama bu kişiler koleksiyoner kisvesi altındadır. Yalnızca satın alırlar. Hatta müze kuracağım diye satın alır ama müzeyi de kurmaz sonra resim satarlar.

E.K.K.: 39 yıllık bir galerici olarak bugün mesleğiniz hakkında ne düşünüyorsunuz?

Y.B.: Öncelikle hata kabul etmeyen bir meslek yaptığımızı söyleyebilirim. Şayet maddeyi ön plana almazsanız çok keyifli bir meslektir.

line

 

warhola 5_ number

 

55

 

 

Zorlu Center_Genel2

 

xxxxxxxx

 

Seçil Alkış: Zorlu Center Projesi’ni, Sanat Kompleksi bağlamında İstanbul’un diğer büyük boyutlu mimari projelerinden ayıran özellikler nelerdir?

Mehmet Even: Zorlu Gayrimenkul’ün Zincirlikuyu’da 2,5 milyar dolar yatırımla hayata geçirdiği ve alışveriş merkezi, rezidanslar, ofisler ve Raffles İstanbul Zorlu Center Otel’i bünyesinde barındıran Zorlu Center’ın en önemli fonksiyonlarından biri olan Performans Sanatları Merkezi, öncelikle Türkiye’de bir ilk olacak. Gerek teknik özellikleri, gerek büyüklüğü ve içeriğiyle, aslında dünyanın en iyi sanat komplekslerinden birisi olarak öne çıkıyor. Bu nedenle İstanbul’un diğer mimari projelerinden, yaşayan bir sanat platformu yaratmasıyla farklılaşıyor.

Operatörlüğünü Broadway’in 101 yıllık şirketi NederlanderWorldwide Entertainment’in üstlendiği ve toplamda 300 milyon dolara mal olan bu merkezin ev sahipliği yapacağı tüm gösteri ve sanatsal aktiviteler, aynı zamanda İstanbul’un bir kültür turizmi şehri olmasında da önemli rol oynayacak. Böylece İstanbul, Avrupa’daki birçok şehirle kültür ve sanatta da rekabet edebilecek bir konuma yükselecek.

Ray Cullom: İstanbul’a bugüne kadar farklı zamanlarda Broadway müzikalleri gelmekle birlikte sahne büyüklüğü, oturma kapasitesi, şovların gerektirdiği teknik ekipmanlar ve izleyiciye sunulan etkinlik deneyimi açısından Broadway standartlarında bir salon bulunmamaktaydı. Bu da hem sanatçılar hem de izleyiciler açısından performansların olması gerekenden daha düşük standartlarda gerçekleşmesine sebep oluyordu. Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi bu anlamda büyük bir açığı kapatarak, Broadway’i Broadway yapan çok önemli performanslara ev sahipliği yapacak. Merkezin büyük salonu (ana tiyatro) 2 bin 262 kişilik, diğer salonu  drama sahnesi ise 738 kişilik kapasiteye sahip. Yüksek teknolojik özelliklere sahip bu salonlar, müzikalden, klasiğe, konserden baleye farklı etkinliklerin akustiğini ve ihtişamını yansıtabilecek şekilde tasarlandı.

ZC_PSM_4

S.A: Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nin teknik özelliklerinden bahsedebilir misiniz? 

M.E: Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nin özelliklerini açmak gerekirse, toplam 50 bin metrekarelik kapalı alana sahip merkezde, birbirinden farklı boyutlarda ve farklı kullanım amaçlarına sahip iki ana salon bulunuyor. Bugün nasıl ki New York’u, Londra’yı veya Paris’i ziyaret eden bir turist, programına bir müzikali veya bir tiyatroyu dahil ediyorsa, İstanbul’a gelen konuklar da dünyanın en iyi gösterilerini Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nde izleyecek. İstanbul Broadway ve Londra –West End’den sonra müzikallerin yeni adresi olacak.

Eşsiz mimari tasarımıyla, toplam 5.200 m2 alanda üç kata yayılan, halka açık fuaye alanlarımız, kokteylden lansmanlara, kalıcı ve geçici sergilerden sanat galerilerine kadar geniş bir yelpazede etkinliklere ev sahipliği yapabilecek altyapıya sahiptir. 30 mt uzunluğundaki toplam 180 m2’lik dev LED ekranı ile ilgi çekici ve fonksiyonel bir alan oluşturuyor – Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi girişindeki merdivenler Siena Meydanı’ndan esinlenerek mini bir amfi tiyatro gibi tasarlanmıştır. Böylece sadece bilet alıp gösterileri izleyenlere değil, Zorlu Center’ı ziyaret eden herkese açık küçük bir performans alanı da oluşturulmuştur. Bu alan performans sergilemek isteyen genç sanatçılara da açık tutulacaktır.

R.C: Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nde farklı performans türlerinin  farklı ihtiyaçlarına yönelik olarak tasarlanmış iki salonumuz bulunmakta. Büyük salon (ana tiyatro) oturma kapasitesi, sahne ölçüleri ve yüksek teknik donanımlarıyla dünyanın en iyi birkaç salonu arasında yer almaktadır. Salon 550m² sahneye ve 1044 m² gibi geniş bir sahne arkasına sahiptir. Sahne yüksekliği 30 metre olmakla birlikte sahne üstü tavan taşıma kapasitesi 46 tondur. Ana tiyatro 1 makaslı sistemi ile 1 kat, toplam 4,5 mt aşağı inebilmektedir. Sahne önündeki ilk üç sıra koltuk özel bir mekanik sistem ile alt kata indirilip orkestra piti için gerekli iç hacim elde edilebilmekte ve bu bölüme orkestra düzenine uygun yerleştirme yapılabilmektedir. Burası 70 kişilik bir orkestra için performans alanı sunmaktadır. Amplified (güçlendirilmiş ve zenginleştirilmiş akustik) özelliği bulunan salon, müzikaller başta olmak üzere; bale, dans, opera gösterileri, müzik konserleri ve farklı şovlar türünde yüksek teknik özellikler gerektiren, özellikli etkinlikler için son derece uygundur. Salonun bütün altyapısı sıfır ses derecesi sağlamak üzere tasarlanmış olup, ideal akustik düzeydedir. Bu salonda aynı anda 3 dekor kurulabilmektedir. Bunlardan birisi aktif olan sahnedeki performans, diğer ikisi ise yanlarda hazır olarak bekletilen farklı iki performansın dekorlarıdır. Aynı gün içinde sahnelenecek 3 farklı performansın dekorları bir saat içerisinde sahnedeki yerini alabilmektedir. Tam LED aydınlatma sistemine sahip Avrupa’daki ilk salon olma özelliğine sahiptir. Sahnenin yanlarında ve üzerindeki perdelerde altyazı sistemi kurulmuştur. Salonda ayrıca 8 dilde tercüme yapabilecek altyapı bulunmaktadır. Ana sahne aynı anda 6 büyük TIR’ın girişine, yükleme boşaltma yapmasına olanak sağlayan bir altyapıya sahiptir.

Ana tiyatroda en büyüğü 56 m2 olmak üzere 24 adet, toplam 286 kişilik soyunma odası yer almaktadır. Salonda ayrıca,  150 adet ekran ve 16 broadcast IPTV kanalı mevcuttur.

Drama sahnesi 738 kişi kapasitelidir. 11×12 metre büyüklüğündeki sahnesi 132m²’dir. Doğal akustiğe sahip bu salon özellikle akustik konserler, tiyatro etkinlikleri ve kurumsal etkinlikler türündeki organizasyonlar için idealdir. Drama Tiyatrosunda 119 kişilik kapasiteye sahip, 13 farklı soyunma odası bulunmaktadır.

2to

S.A: Proje kent ile nasıl bir ilişki kurmayı hedefliyor? Kültür, sanat ve alışveriş merkezleri birbirlerini tek bir komplekste destekleyen öğeler midir sizce?

M.E: Bu proje; bir birini destekleyen, bütünleyen ve aralarında sinerji oluşturan 5 fonksiyonuyla öne çıkmakla beraber, İstanbul’un kalbinin attığı noktada yeni bir buluşma noktası olacak. Ve İstanbul’la ilişkimiz birlikte nefes almak, şehrin sosyal yaşamının gelişmesine katkı sağlamak olacaktır. Biz böylesine eşsiz bir projeyi İstanbul’a bir armağan olarak sunuyoruz.  Zorlu Center ile İstanbul Metrosu Gayrettepe İstasyonu ve Zincirlikuyu Metrobüs Durağı arasında yaya ulaşımını sağlayacak ‘Zorlu Center Metro ve Metrobüs Yaya Bağlantı Tünelleri’ ve çevre yolu bağlantılarıyla kolay ulaşım için hiç bir yatırımdan kaçınmadık. Eşsiz diyoruz çünkü 5 fonksiyonu bir araya getiren bu proje, İstanbul’a değer katacak yeni bir yaşam alanı yaratacak. Çünkü Zorlu Center’da ana meydan büyüklüğü yaklaşık 10 bin metrekare olarak planlandı. İstanbul ile ayrıca yeşille iç içe bir ilişkimiz olacak. Zorlu Center’ı çevreleyecek 72 bin metrekare yeşil alanda, İstanbul Boğazı ile özdeşleşen fıstık çamları, erguvan ağaçları yaşayanları kucaklayacak. 60 farklı türde bitki ve ağaçla İstanbul’un Boğaz dokusu yaşatacağız. Bu özelliğiyle Avrupa’da bile bir benzeri olmayacak. 12 ay boyunca doğadaki tüm renkleri burada görebileceğiz. Zorlu Center’a gelen bir ziyaretçi, İstanbul Boğazına nazır konaklamasını yapacak, tarzına uygun restoranı seçecek, aynı şekilde dünya metropollerine eşdeğer bir mağazada alışverişini yapacak, belki Performans Sanatları Merkezi’nde bir sergiyi dolaşacak ve hemen yanı başında akşam bir Broadway Show’unu izleyecek.

S.A: Zorlu grubunun Contemporary İstanbul gibi Çağdaş Sanat etkinliklerini desteklediğini biliyoruz. Bunun nedenleri nelerdir? Geleceğe dönük nasıl bir perspektifiniz var?

M.E: Zorlu Center’in her aşamasında hedeflerimizden biri olarak belirlediğimiz sanatın gelişmesine destek verdik ve bu desteği sürdüreceğiz. Bunun en büyük göstergesi Zorlu Grubu’nun sosyal sorumluluğunun yansıması olan Performans Sanatları Merkezi’dir. Sanata verdiğimiz bu desteği sürdürülebilir kılmak istiyoruz. Bunun için çalışmalarımız devam ediyor. Zorlu Center açılmadan önce sanatsal alandaki çalışmalarına sponsorluk ve yayıncılık alanında başladı. Zorlu Center yayıncılık anlamında ilk adımı ‘Beklenmedik Karşılaşmalar- Mimarlıkla İlişki Bağlamında 2000’li yılların Çağdaş Sanat Çalışmaları’ kitabı ile atmıştı. 2000’li yıllarda gerçekleştirilen çağdaş sanat yapıtlarından seçkiler sunan Beklenmedik Karşılaşmalar, mimari ve çağdaş sanatı birlikte sunan nadir çalışmalar arasındaki yerini almıştı. Zorlu Center Yayınları’nın ikinci kitabı ‘Obje’ct’ ise 24 Kasım 2012’de Contemporary Istanbul’da gerçekleşen lansman ile sanatseverlerle buluştu. Cemal Emden’in Making of: Architectural Objects ise üçüncü kitabımız. Her yeni kitapla birlikte yenileniyor ve heyecanımızı artırıyoruz. Contemporary Istanbul’a 2011 ve 2012 yıllında ortak sponsor olarak desteğimizi sürdürdük. Açılış öncesi davetlerimizin yanı sıra Cemal Emden’in mimariyle fotoğraf sanatını buluşturan eserleriyle farklı bir deneyim yaşattık. Tüm bunların yanı sıra sanata desteğimizi farklı sponsorluklarla da sürdürdük. Sanat alanında desteklediğimiz diğer projelerle iddiamızı sürdürdük.

Geçmiş yıllarda İKSV ve İstanbul Bienali’yle çalışmalarımız oldu. Bu kapsamdaki çalışmalarımıza önümüzdeki dönemlerde de devam edeceğiz.

S.A: Mekanın sanatsal yönetimi nasıl gerçekleşecek?

R.C: Bildiğiniz gibi Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nin operatörlüğünü 101. yaşını kutlayan Amerikalı Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) yapıyor. Dünyanın en büyük canlı eğlence organizasyonlarından birini yöneten NWE; ABD, İngiltere, Çin, Singapur, Tayvan, Brezilya, Küba gibi dünyanın farklı coğrafyalarında 30’un üstünde Broadway tiyatrosu yönetmektedir. Sahnelerimizde yer alacak sanatçıların organizasyonu, Nederlander yönetiminin Amerika ve dünya sanat piyasası ile olan yakın ilişkileri sayesinde ve bu konuda deneyimli ekibimizle gerçekleştireceğiz. Bu deneyim ve bağlantılarla, Türkiye ve dünyanın önde gelen sanatçılarını ve prodüksiyonlarını sahnelerimizde mükemmel bir harmoniyle sunacağız.

S.A: Program oluşturma sürecinizden biraz bahsedermisiniz? ( ben alternatif olarak yazdım )

R.C: Zorlu Center gibi uluslararası gösteri sanatları merkezinde sahne alacak sanatçıların programlanması son derece detaylı ve zaman isteyen bir süreç. Burada gerçekleşecek kimi gösteriler için bazı planlamalar gerçekleşme tarihinden birkaç yıl önce başlamaktadır. Ana sahnede yer alacak büyük ölçekli ve önemli Broadway ve West End prodüksiyonları için 3 yıl öncesinden, hatta bazen daha da uzun bir süre önce yer ayırtılması ve düzenlenme yapılması gerekmektedir. Nederlander tüm bu koordinasyonu, sektör genelinde önemli sanatçılar, yapımcılar ve menajerlerle güçlü ve köklü ilişkileri sayesinde gerçekleştiriyor. Sahnelerimizde göreceğiniz diğer perfomansların (dans, opera, senfoni, uluslararası etkinlikler) organizasyonu için gerekli zaman ve rezervasyon süreçleri farklılık gösterecektir, ancak her bir organizasyon için son derece detaylı çalışıyoruz.

S.A: Zorlu Center PSM ilk sezonunda İstanbullulara ne tür performanslar sunacak?

R.C: Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’ndeki programımız çok çeşitli ve farklı “Seriler”den veya performans türlerinden oluşacak. Temel performans serimiz, ana tiyatromuzda gerçekleşecek her sezonda üç veya   dört büyük Broadway/West End prodüksiyonlarının yer alacağı “Broadway İstanbul’da” Serisi olacak. Bu seneki Broadway müzikallerimizden biri Broadway tarihinin en çok bilinen ve beğenilen müzikallerinden Cats. Programımıza dahil olan diğer seriler şu şekilde; “Klasikler” Serisi, “Dans Gösterileri”, “Aile Etkinlikleri” Serisi, “Türk Müziği ve Kültürü” Serisi ve Türkiye’de ilk performanslarını sergileyecek olan uluslararası tanınmış önemli solo sanatçı ve grupların yer alacağı “Uluslararası Etkinlik” Serisi. Her sezon farklı sanatçıları ve prodüksiyonları ağırlayacağız, ancak bireysel Seri türleri her sezon aynı kalacak ve zamanla büyüyüp gelişecek. İlk sezonumuzda söz konusu farklı performans kategorilerinde 50 farklı etkinlik ve 400’ün üzerinde performans ile İstanbul’lu sanatseverlerle buluşacağız. Dünyaca ünlü pek çok sanatçı ve topluluk ilk defa İstanbul’da Zorlu Center PSM’de sahne alacak. Zorlu Center PSM’nin ilk etkinliği dünyaca ünlü İtalyan besteci ve piyanist Ludovico Eunaudi’nin konseri olacak. Fındıkkıran Balesi, sinema müziklerinin duayen bestecisi Ennio Morricone, 2Cellos, Forever Tango, “altın flütlü adam” Sir James Galway Zorlu Center PSM’nin ilk sezon etkinlikleri kapsamında sahne alacaklar. Büyük şair Kavafis’n doğumunun 150. Yılı anısına düzenlenen “Kavafis Project” kapsamında George Dalaras’ın şarkıları ve Okan Bayülgen’in okuduğu şiirler de İstanbul’da yankılanacak.

S.A: Projenin iç mimari tasarımı Çağdaş Sanat odaklı olarak mı hazırlandı, yoksa işler sonradan mı kurgulanacak?

M.E: Zorlu Center projesinin mimari tasarımı Aga Han ödüllü ünlü Türk Mimar Emre Arolat (EAA) ve yine Ortadoğu nun en iyi mimarı seçilen Uluslararası RIBA ödülü sahibi Türk mimar Murat Tabanlıoğlu (Tabanlıoğlu Mimarlık) ortak girişimi tarafından geliştirildi. Zorlu Center bünsesinde bulundurduğu Performans Sanatları Merkezi sanatın birçok alanında hizmet verecek şekilde, hem fonksiyonel hem de eşsiz mimari çözümlerle tasarlandı. Zorlu Center Performans Sanatları merkezi girişte Siena Meydanı’ndan esinlenen merdivenlerinden itibaren özel bir deneyim sunuyor. Farklı gösterilere ev sahipliği yapabilecek salonlarından, geniş fuaye alanlarında sadece çağdaş sanat değil geniş bir yelpazede hizmet verebilecek. Buna ek olarak, üstün mimari tasarım ışıktan, sese kadar tüm detaylarda alanında dünyanın en iyi danışmanlarıyla çalışılarak planlı bir şekilde bu muhteşem doku oluşturuldu.

zorlulast

Untitled-1

yyyyyyyyyy

Seçil Alkış: Sanatçı kimliğinizin yanı sıra on yedi yılı aşkın bir süredir seramik alanında kurumsal çalışmalarınız ve tasarımlarınız var. Bien Seramik Sağlık Gereçleri Tasarım Müdürü olarak tüm tasarımları kendiniz mi yapıyorsunuz?

Tolga Berkay:Bien Seramik Sağlık Gereçleri’nde (SSG) Tasarım ve CAD/CAM departmanımız mevcut. Topluluk olarak tasarıma, araştırmave geliştirmeye çok önem veriyoruz. Şu an tüm tasarımları bizzat yaptığım gibi, diğer tasarımcılarada ilham kaynağı olmaktayız.

Bien için tasarladığım ve Lotus çiçeğinden esinlenerek hazırladığım Lotus Takımı, dünya çapındaki saygın kuruluşlarından biri olan “Como Kültür Departmanı Avrupa Tasarım Kuruluşları Bürosu” tarafından İtalya’nın Milano şehrinde düzenlenen “A Design Award Uluslararası Tasarım Yarışması”nda, 140 ülke ve 3653 tasarımın arasından“Dekoratif Ürünler ve Banyo Kategorisi” kapsamında geçtiğimiz yıl “Platin Design” ödülüne layık görüdü. Ayrıca cam kırıklarından ilham alınarak tasarlanan Fracture isimli banyo takımı da “Golden Design” ödülü aldı. Bir diğer ödül de, yine lotus takımımızla ELLE Decoration dergisi tarafından, Türkiye’de 2012 yılında, yılın en iyi banyo tasarımcısıödülüdür.

“Dünyanın Türk tasarımına bakışı ödüllerimiz sayesinde değişti”

Bir örnek verecek olursak, geçen ay Milano tasarım haftasına katıldım ve orada gördüklerim beni çok gururlandırdı. Çünkü geçen sene İtalya’da altın tasarım ödülü aldığım Fracture serisiyle, bu senede Milano’da Fracture akımının moda olduğunu gördüm. Diğer yandan da junior (genç) tasarımcıları da yetiştiriyorum. Onlarıda yakında tanımış olacaksınız.

Tasarımlarımınyaratılma sürecinde ise etkileşim,ilham,ergonomi,üretilebilirlik,malzeme bilgisi,moda ve daha pek çok şeyden bahsedebilirim. En büyük ilham kaynağım doğa. Tasarımlarımı doğaya borçlu olduğum için çevreyle dost ve doğal kaynaklara duyarlı ürünler ortaya çıkarmaktayım.Hal böyleyken, artık Türk tasarımcılara güvenmek ve fırsat vermek gerektiğini düşünüyorum. Uygarlıkların çoğu Anadolu’dan yayıldığı için aslında genlerimizde tüm bu mozaiklerden esintiler mevcut.

bienson

S.A: Tasarım süreci nasıl şekilleniyor? Projelerin mimari ve iç mimari tasarım sürecine dâhil oluyor musunuz?

T.B:Tasarım sürecinde öncelikle, biraz evvel de size bahsettiğim gibi, ilham aldığım bir objeyi karakalem eskizleriyle kağıda dökerim. Bu eskizler biranda ellerimden kağıda dökülürler. Yanımda her zaman kağıt ve kalem bulundururum. Bazen bu bir peçete bile olabilir. Eskizlerim belirli bir noktaya oturduktan sonra sıra bilgisayarda bunları 3 boyutlu olarak modellemeye gelir. Bu modelleme ve render aşamalarınıda tamamen kendim yapmaktayım. Modellemede hayalimdeki tasarımı eğer son haline getirmişsem, sıra işin makyajına gelir;buna da tasarım sürecinde “render” diyoruz. Render yapılan bir tasarım artık Bien Pazarlama ve Satış Departmanı’na görücüye çıkmaya hazır hale gelmiş demektir. Sağolsunlar ki bugüne kadar tüm tasarımlarımı çok beğendiler. Düzenlenen yapı fuarlarında ve bayilerimize yönelik tanıtımlardaki projelerin mimari ve içmimari tasarım sürecine dâhil olmaktayım. O an ki tasarımlara ait yansımalara göre ortamın çizgilerine de katkıda bulunarak destek vermekteyim.

S.A:55 ülkeye ihracat gerçekleştirerek dünya seramik pazarında öne çıkan kurumlar arasındasınız. Dünyadaki trend ve sizin konumunuzdan biraz bahsedebilirmisiniz?

T.B:Eskiden, biz dünyadaki trendleri takip ederken şuan dünya bizi ilgiyle takipediyor. Firmaların dışarıya ve içe açılan çizgilerini ve görselliğini tasarımcıları belirler. Türkiye’nin yapı sektörüne hitap eden en büyük fuarı olan Tüyap Unicera Fuarı’nda Bien standındaki yerli tasarımlara halkımızın ve rakiplerimizin gösterdiği ilgi ve övgüler bunun en büyük örneği olmuştur. Bu tabii ki Bien ve şahsım adına gurur ve mutluluk vericidir.

S.A: Kişiye/kuruma özel projeler/tasarımlar yapıyor musunuz?

T.B:Tabiiki yapmaktayız. Bien dijital teknolojinin öncüsü olan bir firmadır. Bu teknoloji sayesinde özel tasarım uygulamalarıda yapmaktayız. Ayrıca yine isteğe bağlı olarak tasarımlarımızda altın,platin ve gümüş kaplamalarıda kullanmaktayız.

S.A:Eklemek istedikleriniz…

T.B: Bundan sonra da yeni tasarım projeleriyle adımı duyurmaya devamedeceğim. Seramik sağlık gereçlerinin yanısıra, bildiğiniz gibi banyo tasarımlarını destekleyen armatur, banyo mobilyaları ve küvet tasarımlarıyla ilgili çalışmalarım olacaktır. Bunlarla birlikte, Türk tasarımını dünya da duyurmaya devamedeceğim. Türkiye’de tasarım bölümlerinde okuyan genç arkadaşlarıma çok güveniyorum. Bu genç arkadaşlarım çok yakın bir gelecekte dünyadaki trendleri belirleyeceklerdir.

Untitled-1Untitled-1

can_elgiz

Untitled-1

tracy

Untitled-1

zzzzzzzzzzzz

Untitled-1

Seçil Alkış: Öteden beri mimarların Türk Sanatının yönelimleri konusunda etkili olduğu söylenir/bilinir. Bir mimar/koleksiyoner/müze sahibi olarak bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Can Elgiz: Mimarların Türk sanatına etkisi öncelikle mimarinin içine yerleştirdikleri eserlerden başlıyor. İç mimarinin bir parçası haline gelen sanat eserlerinin yerleştirilmesi çok önemli bir unsur haline geldi. Mimarların Çağdaş Sanata katkıları, mekanlara yerleştirdikleri sanat eserlerinden geçiyor bence… Bunun büyük boyutunu da dünyada görebiliriz. Mimarların en rahat hareket ettikleri alanlar dini yapılardı.Dini yapılar üzerine kendi aralarında yarışmaya girip farklı projeler yaratılırdı.Bu durum son zamanlarda müze yapılarında olmaya başladı. Müze yapılarında mimarlar kendi becerilerinin en üst seviyesine ulaşmayı deneyimliyorlar. Starchitect sözcüğü de buradan doğmuştur. Bu gibi yapılarda mimarideki göze batarlık, içerdeki sergilenen eserlerin üzerine çıkmaya başladı. Her ne kadar bu yapıların yapılması sanat için çok büyük bir destek göstersede bazı durumlarda da olumsuz yönlerinin dikkate alınması gerekiyor.

S.A: Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nin bu bağlamda misyonu ve yaklaşımı neye tekabül eder?

C.E:Bizim misyonumuz ilk başladığımız gün, 2001’den bugüne genç sanatçılara yer vermekti. Vasıf kortun, Fulya Erdemci ve Melih Fereli ile devam ettiğimiz dönemde, galerilerde hiç yer bulamamış sanatçılara küratöryel sergiler yapaktı amacımız. Ama bir noktadan sonra koleksiyoner kimliğimize geri dönmek istedik. Bu arada bizim desteklediğimiz sanatçılara yer vermeye başlayan galeriler ve kurumlar da oluşmaya başlayınca biz ana kimliğimiz olan koleksiyonerliğe ağırlık verdik. Ama koleksiyon sergilemenin yanı sıra hala proje odalarımızda genç sanatçıları destekleyen sergiler yapmaya devam ediyoruz. Son dönemde oluşturduğumuz 1500 metrekare olan terasımızda seçici kurul tarafından seçilen ve senede yaklaşık iki kere değişen heykel sergileri yapıyoruz. İlk başlangıçta öne sürdüğümüz misyonu böylelikle kısmen devam ettiriyoruz.

 Untitled-1

2-Gilbert & George, Yirmi Üç Uğrak-Twenty-Three Haunts, 2005. Karışık teknik-Mixed media, 280 x 504 cm.

trcyy

S.A: Bir mimar gözüyle, sanatındamekanı kavrayışı açısından sizce öne çıkan sanatçılar kimler?

C.E:Mimar olmasından dolayı Erol Akyavaş benim önemsediğim sanatçılardan biridir. Sanatçı yaptığı bütün eserleri mekan okumasına göre organize eder,  mekanla bütünlük kurar. Mimar kimliğinden sonra sanatçı kimliği aldığı için bu tanımda en başarılı sanatçılardan biri diyebiliriz. Aya İrini’de gerçekleştirdiği sergi önemlidir bu hususta. Mehmet Gün için de aynı şeyleri söyleyebiliriz bu bağlamda. Özellikle kullandığı malzemeden kaynaklı o tarihi mekanda çok etkili görünen işlerdi. Epey sanatçı var bu özelliği taşıyan ancak aynı mekan üzerinden gidecek olursak (Aya İrini Kilisesi) Fabian Marcaccio önemli isimlerden biri. On metreden yükseğe asılmış işler ve onunla beraber sergilenmiş olan Michael Lee’nintabanı kaplayan bir işi vardı. Onun mekan ile birleşmesi şöyleydi; işin üzerinde yatıp her izleyici tavanı seyredebiliyordu.

S.A: Özellikle Dünya ve Türkiye’de postmodern dönemde projeler butikleştirme ve diğerlerinden ayrışma arzusu içerisindeydi ve bu durumda sanat, mimari konseptler için çekici bir mecra olmaya başladı. Bunu ve yapılan örnekleri nasıl buluyorsunuz?

C.E:Bu tamamen mimari bir gidiş. Charles Jencks’in mimarlık tarihini tanımladığı gibi; Zaten yaşanmış olan ve eskinin imgesini canlandırma dışında hiçbir gerçeklik taşımadan yeniden üretilen şeyi yaşıyoruz. Postmodernizmin eskiyi yıkmak gibi bir derdi olmadığı için günü ve geçmişi anlatan bir çabası vardır.  1970-80’lerden sonra yeniden çağdaşa dönme akımı arasında postmodern ile birlikte eskiyi dönüştürme, klasik özümlenmesi üzerine eklemleme üzerine yoğunlaşan bir döneme başlandı. Micheal Graves bu dönem için önemli bir isimdir. Fakat o dönem kendini biraz kapattı bence. Şimdi tekrar çağdaş ve çağ ötesi avangart döneme geçildi. Durum biraz farklılaştı. O da tabi ara akım olarak kaldı, aynı durum sanatta da vardır. İkisinde birden etkisini gösterdi.

S.A: Proje 4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi İstanbul merkezli bir oluşum olarak, şehrin Dünya üzerindeki değişen ve gelişen konumlanışı bağlamında kendine nasıl bir perspektif planlıyor?

C.E:İstanbul’un gerçekten yükselen bir değer olduğunu kabul etmek gerekiyor. Eskiden beri çok fazla turist çeken bir şehir olmakla beraber, eskiyi ve yeniyi bir araya getiren de bir şehir aynı zamanda. Bu durumda çağdaş sanat İstanbul’a çok yakışıyor tabi. Neden yakışıyor, tarihi şehrin üzerinde yükselen bir değer haline geldiği için. Onun için bu yarımadadaki sanatçılar da yaratıcılık bakımından avantaj taşıyor. Bu yaratıcılığı taşıyansanatçılar olduğu gibi gelen izleyiciler de çağdaş sanatı görmeyi istiyorlar. İlk yabancı çağdaş sanat eserleri toplamaya başladığımız zaman, bundan 15 sene evvel, karşılaştığımız yabancı koleksiyonerler, Türkiye’de Çağdaş Sanat var mı yok mu diye soruyorlardı. Şimdi herkes nerede, ne kadar olduğunu öğrenmeye başladı. Biraz daha somut bilgi sahibi oldular. Elgiz Çağdaş sanat müzesinin gelecek ile ilgili planlarına gelecek olursak, biz koleksiyon sergilerine devam etmek istiyoruz, prensip olarak koleksiyon haricinde bir şey göstermiyoruz teras ve proje odaları hariç. Bu süreçte proje ve teras sergilerimize devam etmekle birlikte ana misyonumuz olan koleksiyon sergilerine devam ediyor olacağız.

 

 

 

Untitled-1

ner2

Seçil Alkış: Sizi kent ve kent sosyolojisi bağlamlı eleştirel işlerinizle tanıyoruz. Bu işlerinizi biraz anlatabilir misiniz?

Neriman Polat: 2000’li yılların başından beri, kent, şehir, sokak, mahalle konularıyla bağlantılı çalışıyorum. Şu anda devam etmeyen ama uzun yıllar birlikte çalıştığım hafriyat grubunun  üyesi olmamın da etkisi vardır bu konulara yönelmemde. 2005 yılında yaptığım iki keklik adlı videom’da, türkü eşliğinde iki genç kız, plastik çiçekler ve yapay bir dere ile dekore edilmiş bir restaurant’da yemek yerler, kendi aralarında sohbet ederler, çok modern giyinmişlerdir. Türkünün sözleriyle, görüntü arasında ironik bir bağ kurulur, izleyiciyi hafiften gülümsetir. Hem köyden kente geçişin estetiğini görürüz mekanda, hem de doğaya özlemin plastik versiyonunu.

Şehrin içindeki zıtlıklar, çelişkiler, melezlik, yerinden edilen insanlar, son yıllarda da yıkım. Bunlar benim hayatımın da bir parçası… Benim için temel konulardan biri yine bu şehrin, bu ülkenin içindeki ataerkil kodlar, toplumsal cinsiyet ve ayrımcılık. 2007’de Babaevi apt. başlıklı kişisel bir sergi yaptım. BETEBE bir duvarla başlıyordu sergi, sokakta gördüğüm bir apartmanın duvarını, galeride uyguladım. Yine daha önce Hafriyat Karaköy’de gerçekleştirdiğimiz bir sergide yer alan Mülk Allahın’dır yazısı gibi… Yani dış cephe malzemesi olarak kullanılan betebe’ler benim malzemelerim oldu. Bazen dışarıyı içeriye, bazen içeriyi dışarıya taşıma fikrini seviyorum. Çok az müdehalelerle bağlam değişikliği yaratmak, gerçeklik duygumuzla oynuyor. Yine “Ev” adlı çalışmam, bir evin yapısını oluşturan tuğlalarla başlar, tuğlaların sıvanmadığı ama çok güzel demirlerden oluşan penceresiyle bizi şaşırtan bir “ev” ile devam eder, bir metrakarelik bir alan yaratıp tuğlalarla örüp, içine sadece sığabildiğim bir fotoğrafla biter.  Barınma hakkı gibi en doğal hakkımız olan şey için verdiğimiz mücadele, yerlerinden edilen insanlar, sosyal adaletsizlik. Toki’lerle ilgili yaptığım çalışmalar da bu bağlamda okunabilir. Kentsel dönüşüm adı altında yapılanlar hepimizi yakından ilgilendiriyor ya da ilgilendirmeli. “Özdönüşüm Emlak” adllı çalışmam sahte bir emlakçı dükkanından oluşuyordu. Bu emlakçı dükkanında bire bir gerçek bilgilerden hareketle çalıştım. Kentsel dönüşüm mağdurlarını görünür kılmak için Toki’lerde yaşayan kişilerin sorunlarını göstermek istedim. Atölyemde oturup sanat yapan biri değilim, o yüzden aktivist tarafım devreye giriyor işlerimde de..

ner4

S.A: Kent’in kamusal mekanları, yarı kamusal sayılabilecek müze, galeri vs. ve özel alanlar (evler, sanat depoları, koleksiyoner mülkleri) aralığında sanat üretim ve sergilenmesi konularını kendi üretiminiz açısından nasıl konumlandırırsınız?

N.P: Son yıllarda hızla artan kurumsallaşma, epeyce sorunlu bir durum yarattı. Çünkü bu kurumlar özel sermayenin, bankaların elinde. Ve istedikleri gibi manipule ediyorlar herşeyi, galeriler bile onlara bağımlı. Mesela bir galerinin çalıştığı listeye bakıyorsunuz, sonra kurumların çalıştığı sanatçılara, hemen hemen aynı. Ben galerilerle, kurumlarla iyi anlaşabilen bir sanatçı değilim, bakınız İstanbul Modern protestoları… Sanatçıların bağımsız olmaları gerektiğine inanıyorum. Geçen Mart ayında Arzu Yayıntaş ile birlikte “acı kahve” adlı bir iş gerçekleştirdik. Tophanede bir erkek kahvesinin camına son bir yılda erkekler tarafından öldürülen kadınların ve çocukların isimlerini döşedik. Bu isimler bir süre camlarda kaldı, kahvenin müdavimleri bu isimlerle yaşamak zorunda kaldılar, sonrasında kadınlara açık çağrıda bulunarak kahve içmeye davet ettik. Böylece kısa bir süreliğine de olsa kahveyi işgal ettik. Eğer bunu bir galerinin camında uygulasaydık, bence hiç bir anlamı olmazdı. Her zaman böyle çalışabilmek mümkün değil tabiki, ama kamusal alanlarda da çalışabilmeliyiz. O yüzden ben kendi çalışmalarımı sadece sanatın kurtarılmış alanlarına hapsetmek istemiyorum.

S.A: Mekan bazlı, yeleştirme gibi güncel sanatın daha çok kullandığı türleri bir ifade biçimi olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu noktada güncel sanat nereye doğru yol alabilir?

N.P: Ben genellikle mekan bazlı çalışmalar yapan biriyim. Ama bu tür çalışmaların gerçekte azaldığını görüyorum, sanatçılar daha fazla duvara asılan, satılan işlere yöneldiler, ya da yöneltildiler. Galeriler de bu konuda masum değiller. Bazen bir galerinin duvar rengini değiştirebilmek bile zor oluyor, bırakın yerleştirme işler yapabilmeyi. Güncel sanat nereye doğru yol alabilir zor bir soru, bir süredir muhalif dilini yitirmiş ve sanat marketine teslim olmuş gözüküyor.

S.A: Özellikle Türkiye’deki mimarlık üretimini nasıl buluyorsunuz? Büyük ölçekli konut+alışveriş+sosyal hayatı birleştiren güvenlikli kompleksleri, eleştirel işler yapan bir sanatçı olarak nasıl yorumlarsınız?

N.P: Türkiyedeki mimarlık üretimini değerlendirebilecek bilgiye sahip değilim, ahkam kesmek istemem. Ama AVM’lerle sarıldı her yanımız. Hiç bir şeyi umursamayan bir iktidar var, İstanbul bir rant alanı olarak pazarlandı ve pazarlanıyor. Komşunu da seçebileceğin güvenlikli siteleri pazarlayıp duruyorlar. Mahalle kültürü yok edildi, son kalan yerlere de göz dikmiş durumdalar. Ne kalacak geriye, berbat bir yer. Belki de yaşanamayacak bir yer. Artık bu lüks sitelerden ev alanlar keyifli keyifli oturabilirler, evlerinde.

S.A: Bu durum içerisinde, tüm Dünya’da görsel meta seviyesinde kalan bir sanat üretimi ortaya çıkıyor. Bunun müsebbibi sanat-piyasa ilişkisinin derinliği mi?

N.P: Sanat, piyasa ilişkisindeki çarpıklık herşeyden önce  sanatçıların iyi işler üretmesini engelliyor, bence en kötüsü bu..

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

ner6

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

line

warhola 4 numaberUntitled-1

 

hale

hale2

Efe Korkut: Sevgili Hale, öncelikle Akademi çıkışlı bir ressamsın. Senin Neşe Erdok atölyesinden geldiğini de biliyoruz. Kendini güncel durum içerisinde nasıl bir yere konumlandırırsın?

Hale Işık: Ben sanatta disiplinler arası etkileşime,bunun önemine inanan biriyim ve Akademi’deki öğrenciliğimin ilk dönemlerinden itibaren dışarıda da bir dünyam oldu her zaman. Zaten insanı heyecanları ve içgüdüleri yönlendiriyor yeni kaynaklar bulmak konusunda.Resmin sadece Akademi kökenli tek kanaldan beslendiğinde yaşayabileceği kısıtlanmaları yaşamadım o sebeple. Her zaman çevremde edebiyat dünyasından, tiyatro dünyasından, müzisyenlerden oluşan yakın dostlarım oldu. Ve bu insanlarla birlikte,disiplinler arası yeni kanallar açmak, kendi alanlarımızdaki birikimleri paylaşmak,  beraber üretmek fırsatı buldum. Akademi sürecim boyunca, bir tiyatronun araştırma biriminde, Ahmet Cemal’in evinde yapılan toplantılara katıldım iki yılı aşkın bir süre. Genç sanatçıların dışında, dünya ile teması olan, sanat üzerine psikanalitikokumalar yapan bir profesör de eşlik etti toplantılara ve ben haftasonlarımı ve neredeyse tüm zamanımı okumalar yaparak,  tiyatro metinleri tartışarak, dolayısıyla akademiye de başka türlü bir oluşumdan beslenerek devam ettim. Ve kendi dilimi, kendi dünyamı oluşturmak konusunda teşvik gördüm her zaman. Bu sebeple dünyadaki gelişimden ve güncel olandan beslenerek bir yapı kurma fırsatım oldu. Bugün resmimde, o disiplinler arası etkileşimin olumlu etkilerini daha da fazla hissediyorum. Bende geriye kalan en önemli şey ‘oyun’ duygusu edinmek ve atalete düşmeden, yenilenerek resimle ilişki kurmak oldu.

E.K: Modern dönem dahil sanatın tarih boyunca geçmişe ve geleceğe doğru iki yönlü bir savruluş yaşadığını görüyoruz. Yani bir tür diyalektik süreçten bahsedebilir. Fakat 2. Dünya Savaşı sonrasında tüm paradigmalar gibi sanat üretiminin de ekseni değişiyor. Kendi sanatın açısından çağın gerçekliğini nasıl bağdaştırırsın?

H.I: Bulunduğum noktadan bakınca bu eksenin bir doyma noktasına ulaşacağına,daha içgüdüsel, daha ‘yeraltı’  ile ilişkili bir alana kayacağını düşünüyorum.  Çağın yarattığı zaman algısı ve hız, insanlar için bir tür hapishane haline geldi bence. Ve bu hapishaneden kaçmanın yollarını aramak gerekiyor diye düşünüyorum.  Görünen dünyadan ve onun görüntülerinden çok,yeraltının hakikatine inanıyorum. Resmimde de daha arkaik ve içgüdüsel olanla bağlar kurmaya çalışıyorum. Ve en arkaik olanla, en modern olan tuhaf bir biçimde örtüşüyor.  Bugün, üzerimize başka bir doğa algısı,başka tür görüntüler çökmekte. Hepimiz bir dijital görüntüler bulutunun içindeyiz.Hızın evcilleştirdiği bir akılla davranmak yerine daha vahşi olanla ilişkilenmeye çalışıyorum.  Kendi adıma, çağın göstergelerini okumak ve formunu kaybeden insanın yeni biçimini anlamak için, vahşi hayvan gövdeleri  üzerinden yeni bir seri üretiyorum. Kafaları bulutun içinde kaybolmuş, irileşmiş gövdeler… Ben malzeme olarak yağlı boyayı kullanarak bu çağın çok da önermediği bir alanda ürün verdiğimi düşünmüyorum.  Yağlı boya, gerektiğinde çamur, kir, pas, et, ruh,  ne isterseniz onun formuna girebilen bir malzeme. O sebeple son derece güncel ve akışkan olabilir. O dili nasıl kullandığınıza bağlı.

hale3

E.K: Çalışmaların nasıl bir izleyiciye açıyor kendilerini? Ve bu ilişki ne tip mekanlar gerektiriyor? Bunlar üzerine düşünüyor musun?

H.I: Az önce konuşurken hızdan bahsetmiştik… Tıpkı bir insanla ilişki kurar gibi, resimle ya da güncel alandaki herhangi bir işle, uzun uzun ve emek vererek ilişki kurulmasından yanayım. Kavramsal olanı anlamak da buradan geçiyor.Buna günümüz izleyicisinin vakti ya da sabrı var mı bilmiyorum ama sanatın kutsallaştırılmasından da anlık bir tüketim nesnesi haline gelmesinden de hoşlanmıyorum.  Üretilen işle seyirci, en azından bir süre göz göze gelmeli. Gerçekten tanışmanın, temas kurmaktan, göz göze gelmekten başka yolu yok.   Mekan meselesi de çok önemli elbette, mekan da işe dahil oluyor. Galeri bir temsil yetkisi taşıdığı için bu meselenin önemli bir ayağı, başka bir ayağı ve en önemlisi de üretilen işle seyirci arasındaki mesafe.Bu mesafe, her seferinde kurulan başka bir mekan denemesi benim için.  Üretilen iş, kendi mekanını da içinde taşır aslında.

E.K: Senin İstanbul’un çok farklı yerlerinde, epey özellikli yapılarda atölyelerin oldu? Mahallen, sokağın, yaşadığın bina vs. günlük hayatının ötesinde resimlerine nasıl katılıyorlar?

H.I: Ben resmin içinde olmayı fiziksel anlamda da yaşayan biriyim. Neredeyse hep atölye-ev düzeni içinde yaşadım ve kimliği, geçmişi olan binalar daha yakın geldi. Yaşadığım atölyelerin hemen hemen hepsi neredeyse yüz yıllık geçmişi olan binalardı.Şimdi de 1900’lerin başında yapılmış eski bir binada atölyem. Fakat bu binaları seçmek, çoğu zaman zor koşulları da seçmek anlamına geliyor, fedakarlık gerektiriyor.   Problemli, konforsuz alanlar oluyor çoğunlukla. Ama bu bir hayat biçimi. Bence hayattan  beslenirken, bu tip alanlara yerleşmek,insana bir tür koruyucu kabuk yaratıyor. Kendi dünyanı kurabilmenin içgüdüsel yollarından biri sanırım. Konfor, kendi dünyanı oluşturabilmek için seve seve feda edilebilir. Ben dört yıl kadar adada yaşadıktan ve ürettikten,  şehre gelip Fener’de bir Rum evine yerleştikten sonra anladım mekanın nasıl belirleyici olduğunu. Hayatın sert tarafına çarpıp,o güvenli bölgeden çıkınca anlıyorsun kendi sınırlarını. Resmimdeki en önemli kırılma noktaları,  o çevresel koşullardan kaynaklanan çarpma anları.

E.K: Son dönem çalışmaların üzerine ne söylersin?

H.I: Şu sıra büyük boyutlu işlerden oluşan yeni bir seri üzerinde çalışıyorum. Resmi oluştururken yaptığım, fiziksel dünyanın göstergelerini değiştirerek yeniden kurmak. Üzerinde çalıştığım yeni seri ‘Gövde/Orman’ serisi, vahşi hayvan gövdeleri ve ormanın kaotik fiziksel materyalinin, yoğun şekilde kullanılan resimsel material ile ilişkilendirilmesi. Serideki işler, günümüz dünyasının üzerimize çöken yeni doğa algısını bu ilişkilendirme üzerinden okumaya dair. Yeni çağ algısı ve içinde bulunduğumuz habitatın görüntüleriyle, o vahşi dünya algısının bire bir örtüştüğünü düşünüyorum.

Arkaik olana, insanın köklerine dair herşeyi topluyorum şu sıra resimde kullanmak üzere. Ve bir süredir, sesler araştırmaya başladım serideki işlerin yanı sıra. 1977’de Amerikalı bir araştırmacının kaydettiği,belki de dünyadaki son gerçek şaman ailesine ait ses kayıtlarına rastladım geçenlerde. Beni gerçekten heyecanlandırdı o ses kaydı. O kadar tuhaf bir ses dünyası duymamıştım daha önce. Bence arada müthiş benzerlikler var bugünle o dünya arasında. Kayboluyor insan dinlerken. Resme katılan materyal, boya, sesler, görüntüler, herşey olabilir. Seriler halinde iş üretmek meseleyi derinleştirmeye fırsat veriyor.

line

 

3

 

tttttttttt

 

 

 

Seçil Alkış: ARCO’dan aldığınız 2013 Uluslararası Koleksiyonculuk ödülü için neden sizi seçtiklerini düşünüyorsunuz ve  bu ödülün sizin için önemi nedir?

Billur Tansel: IFEMA Amigos de ARCO  sanatı destekleyen, Madrid’de varolan  bir kuruluştur. Çağdaş sanatın çok hızla  geliştiği bu ülkenin en önemli fuarı olan Arco’da dünya sanatının nabzı atmaktadır. Bu kuruluş her sene global çerçevede sanatı destekleyenlere ödül vermektedir. Kurumsal koleksiyonerlik, özel koleksiyonerlik, bireysel girişimler gibi hem ulusal hem de uluslararası kurumları seçiyorlar. Bu sene 2013 ‘A’ uluslar arası koleksiyonerlik ödülünü Elgiz Koleksiyonuna vermeyi kararlaştırmışlar. Bu seçimin en önemli kıstası koleksiyonerlik tutkusunun sosyal sorumluluğa dönüştürülerek, sanatın desteklenmesi ve kendi ülke sanatına uluslar arası görünürlük sağlanmasıdır. Koleksiyoner Can ve Sevda Elgiz’in tutkularını kar amacı gütmeyen bir müzeye dönüştürmeleri ve topladıkları sanat eserlerini kamuya açarak Türk sanatına istikrarlı bir şekilde 12 yıllık katkı ve özverileri içindir.  Bu ödül, topluma büyük bir özveri ile sunulan ve paylaşılan sanata inanmanın  ödülüdür. Dünyada koleksiyonerlerin çabalarına değer verilmesi olarak değerlendirilebilir.

S.A: Türkiyenin ilk çağdaş sanat müzesi olmak bir çok sorumluluğu beraberinde getiriyordur muhtemelen. Bu durumu nasıl yorumlarsınız?

B.T: Bizim kurumumuz özel bir koleksiyon müzesidir. 2001 senesinde kurulmuş Türkiye’nin ilk çağdaş sanat müzesi ünvanını taşımak yanında şüphesiz başka sorumluluklarda getiriyor.  Koleksiyonumuzu kamuya açmanın yanı sıra genç sanatçı ve küratörlere eser ve projelerini sergileyebilecekleri bir uluslararası platform sunma misyonumuz proje odalarında devam ediyor.  Ayrıca açık arşiv odası yoluyla sanatçıların tanıtımına devam ediyoruz.  2012 senesinde müzenin üzerinde kurulmuş olan açık hava sergi alanı da gene aynı amaca hitab ediyor, burada da değişen, ve koleksiyona ait olmayan heykeller ve açık hava eserleri sergileniyor.  Müze bünyesinde organize edilen gerek sanatçı konuşmaları, gerek panellerle güncel happeninglerle buluşturuluyor izleyici, sanatla birlikte yaşamak bir hayat biçimi olarak sunuluyor.

elgiz2

S.A: Elgiz koleksiyonu sergileyerek çok büyük bir hizmet veriyorsunuz Türk toplumuna. Proje bazlı sergiler yapıyorsunuz ancak ana sergi olarak sürekli koleksiyonunuzu sergilemek niyetinde misiniz?

B.T: Koleksiyonun sergilenmesi, izleyicilerle paylaşmak koleksiyonerliğin bir misyonu, sanat eseri aslında hiçbir zaman hiç bir bireye ait olmuyor, koleksiyonerler sadece onları süreli olarak muhafaza ediyor.  Nesilden nesile bu evsahipliği devam ediyor çoğu zaman. Proje bazlı sergilerde yapıyoruz.  Ama koleksiyonun sergilendiği anahol ikiye bölündü geçen sene, sürekli sergi bölümünde koleksiyonun olmazsa olmazları sergilenirken, süreli sergi bölümünde değişen konseptli sergiler, yeni etkinlikler yer alıyor çoğunlukla.

S.A: 2013 senesi için nasıl bir sergi ve etkinlik programınız var?

B.T: 2013 senesinde önemli projeler yer alacak müzede. Şu anda anaholde süreli sergi alanında “Yabancılaşma/ Başkalaşma” isimli bir koleksiyon seçkisi yer alıyor.  İki genç sanatçınında katılımlarıyla gerçekleşen bu sergi Mayıs ayına kadar izlenebilir. Müzenin üzerinde bulunan 1500 m2lik alan geçen sene değişen açık hava sergileri için çağdaş sanata kazandırıldı.  Bunun dışında terasta, İstanbul’da ilk kez gerçekleşecek olan land art projesi için çalışmalara başlandı, Avusturalya’lı sanatçı Andrew Rogers’ın çalışmaları gönüllü izleyicilerin katılımıyla 15 Nisanda başlayarak açılışı 18 Nisan’da gerçekleştirilecek. Gene geçen sene 40 yaşın altında genç sanatçılar için başlatılan Teras Sergileri <40 gelenekselleştiriliyor ve 2013 Haziran’da açılacak olan 2. genç sanatçı sergisi için genç sanatçıların proje öneri portfolyoları ile 14 Nisana kadar  müzeye başvurmaları bekleniyor.

S.A: Bir çok sanatçı bilir ki onlar ‘sanatçı’dır. Koleksiyoner olmanın da bu duruma paralel olduğunu düşünür müsünüz?

B.T: Kesinlikle, koleksiyonerde koleksiyoner olduğunun bilincindedir.  Buda çok önemli bir sorumluluk duygusu getirir beraberinde, sanatçıya destek olmak, gelişiminde rolü olmak, koleksiyoner olarak bir öncü olmak, yeni ve farklı projelerin takipçisi olmak.

S.A: Türkiyede işlevsel olarak devam eden iki büyük çağdaş sanat müzesi var. İstanbul Modern ile olumlu ya da olumsuz nasıl karşılaştırıyorsunuz Proje4L’yi?

B.T: İstanbul Modern büyük katkıda bulunuyor Türkiye’de sanatın gelişimine, bu alanda her özel girişimin, kurumun bu yelpazede yer alması ülkemiz için bir zenginliktir. Biz farklı bir kuluvarda yer alıyoruz, Özel bir Koleksiyon Müzesi olarak faaliyetlerimizi sürdürüyoruz.  Amacımız ortak, izleyicilerimize yeni ufuklar açmak.

S.A: Sanat sizce bir yatırım mıdır?

B.T: Ekonomik olarak birşey söyleyemem ama Sanat şu anlamda bir yatırımdır, gelecek nesillere farklı bir vizyon sunma imkanı verir.  Sanatla yaşama alışkanlığını almış bir çocuğun hayata bakış açısı da farklı olacaktır. Onlara güzel ve aydınlık ufuklar yaratıp, farkındalıklarını arttıracaktır. Evrensel bir lisandır.

S.A: Yurtiçi ve yurtdışında bir çok galeri, müze ve fuar geziyorsunuz. Türk Sanatını nasıl konumlandırıyorsunuz?

B.T: Yurtiçi ve yurtdışı galeri, müze ve fuar gezmek bize Türk Sanatını daha objektif bir açıdan değerlendirme imkanı veriyor.  Dünyanın sınırları yok olmaya başladıkça, sanat genel anlamda daha üniversel bir boyuta taşınıyor.  Sanat ve sanatçılar birlikte daha büyük bir planda rol alıyorlar.  Türk sanatı da her geçen gün gelişiyor ve dünya gözleri bizim ülkemize dönüyor.  Genç bir popülasyonumuzun olması, tarihi mirasımız, ve dünya sınırlarının yavaş yavaş yok olmaya yüz tutması dinamik, heyecan verici yeniliklere imza atmamıza sebep oluyor.

S.A: Genç sanatçılara önermek istediğiniz bir şey var mı?

B.T: Genç sanatçılara her zaman duyularının açık olmasını, gözlemci olmalarını, yeniliklerin ve gündemin farkında olmalarını tavsiye ederim.  Onlar yeni nesillerimizin gözleri, duyuları, çok önemli misyonlar taşıyorlar, bunun bilincinde olup, bu sorumluluk duygusu ile sanatımızı her geçen gün daha yukarılara taşımaları….

Loading...