YAHŞİ BARAZ

w6 yeni.indd

w6 yeni.indd

Yahşi Baraz: Galericilik aslında çok zor bir meslek…

Efe Korkut Kurt: Siz cefasını çekmişsiniz, biz de sizin sayenizde sefasını sürmüş olduk. Fakat sizce şimdiki galericilik nasıl olmalı?

Y.B.:Sanatın kurumsal alanında yeni bir şeyler yaratmak gerek. Başarı, hiç yapılmamış bir şeyi yapmaktır. Bence galericilik yapacak kişinin derinlik ve yüksekliği olan bir mekan inşa etmesi gerekir ve galerinin planını çok usta bir mimara çizdirmesi gereklidir. Bir galericinin yöresel değil evrensel düşünmesi lazımdır. En zor işlerden biri de Dünya çapında olmaktır. Uluslararası boyutta resim alıp satmak yeni galericinin hedefi olmalıdır. En büyük başarısı ise uluslararası ölçekte dünya müzelerine resim satmaktır. Örneğin bir müzisyen, bir fizik âlimi, bir operatör için dünya çapında bir kariyer yapabilmek her zaman zordur. Dünyaca ünlü galericilerden biri olan Andre Emmerich “Galerici zenginlerle birlikte olmalı ama onlar gibi lüks yaşamamalı” der. Yani sanatın el değiştirmesi için onlarla ilişki kurmalı ama onlar gibi yaşamak yerine sanat dünyasının içinde kalmayı tercih etmelidir. Ben hep bunu yapmaya çalıştım.

E.K.K.:Sizin gibi bir tecrübeyi yakalamışken bir ölçüde anlamaya çalışmak istiyorum. Çağdaş sanat piyasasını oluşturan ya da sadece piyasa da değil, sanat ortamını regüle eden insanlar veya aktörler var. Genç sanatçılar ile bu piyasayı yapılandıranlar arasındaki ilişki nasıl şekilleniyor?

Y.B.:Bu Türkiye’nin ekonomisiyle de alakalı, sanatçının entelektüel alt yapısı ile de ilgili. Elbette el becerisi önemlidir fakat, el becerisine sahip olunması ve iyi birşeyler yapmak yeterli olmuyor. Sanatçının arkasında entelektüel birikimi olması, sosyal ve dışarıya yönelik olması önemli bir unsur. Bir sanatçı yükselebilir ama bu demek değildir ki ileriki zamanlarda dünya müzelerine kabul edilecektir. Belki sadece dekoratif olarak kalır ama hayatı boyunca yüzlerce resim satabilir. Hem kendisi zengin olur hem de galerisini zengin edebilir. Bir sanatçının en büyük arzusu dünya çapında bir müzede retrospektif bir sergi açmaktır ve dünyadaki en büyük 400özel koleksiyona girmektir. Ama ne yazık ki hiçbir Türk ressamı henüz o konuma gelemedi, kişisel sergi bile açamadılar. Mesela Doğançay Pompidou’da1982 yılında “LesMurs Murmurent, İl Crient, İls Chantent” / Fısıldayan Duvarlar isminde bir fotoğraf sergisi açmıştı.

Bir de günümüz dünyası oldukça materyalist bir konuma geldiği için de problemlerimiz var. Gerçi 100 yıldır materyalizm devam ediyor ama bu son 10-15 yıl içerisinde maddenin çok ön plana çıktığı bu dönemde, zenginlerin bir ressamın arkasında olması çok daha önemli bir hal aldı. Sanatçıların ilişkide olduğu en azından 5-10 tane çok üstün durumda olan önemli koleksiyonlara girmesi lazım. Eğer o koleksiyonlara girerse taraftar toplamış oluyor ve bu durum sanatçının geriye gitmesine mani oluyor. Mesela Rothko’yla alakalı bir yazı çıkmıştı. Hatta o yıllarda bir sanat yazarı, çok berbat bir sanatçı olduğunu ama üzerine o kadar büyük bir yatırım yapılmış ki kimsenin kötü olduğunu söyleyemeyeceğini belirtmişti. Şimdilerde ise Amerikan soyut resminin içinde en önlerde yer alıyor.

Dünya sanatı içinde iki tip sanatçı vardır biri ekol kuranlar diğeri ise o ekolü takip edenler. Türkiye’de bir ekol kurup o ekolü dünya sanatında kabul ettirebilmiş sanatçı henüz çıkmadı.. 150 yıllık resim sanatı mazimizin de bir ülkenin sanatsal gelişimi için kısa bir süre olduğunu düşünürsek bu gelişim doğaldır. Son yıllarda Türkiye’de genç sanatçıların oluşturduğu bir enerji var. Yeni kurulan müzeler ve sanat mekanları ile genç sanatçıların dünyaya açılmadaki engelleri de ortadan kalkacaktır. Diğer bir taraftan 25-30 yıl önce 3-4 adet olan güzel sanatlar fakülteleri bugün 85’i buldu. Her yıl yüzlerce genç bu okullardan mezun oluyor ve bir kısmı da yurt dışında okuma fırsatı buluyor. Oralarda alınan eğitimler,  gezilen müze ve galeriler, müze küratörleri ve galericilerle tanışmak, üniversite kütüphanelerinde araştırma yapmak genç bir Türk sanatçısını bir dünya sanatçısına dönüştürebilir. Bugün artık her şey global oldu. Kimlik çok önemli değil.  Bir Polonyalı da olabilirsiniz, bir Bosna-Hersek’li de, bir Irak’lı da önemli olan bir üslup geliştirerek dünya sanatına bir katkıda bulunmaktır.

w6 yeni.indd

E.K.K.:Geçmişte periferi ülkelerinde yaşayan sanatçılar için çok handikap vardı.

Y.B.:Sebebi merkez Paris, Londra ve New York’tu. Oysa şimdi sanat dünyası global oldu. Geçmişten bu güne önce İtalya, sonrasında da Almanya, İngiltere, Fransa, İspanya sanatın önderi oldu. 1960’tan sonra ise Amerika ön plana çıktı. Bugün ise dünya, sanat alanında çok kutuplu oldu. Bu ülkelerin koleksiyonlarındaki sanatçıların pasaportlarına bakarsanız sanatçıların saydığımız 5-6 ülkeden oldukları görülür. Birkaç Japon, Hollandalı ve Belçikalı da bulunabilir. Ama yine de merkez Amerika’dır. Dünyanın en önemli eserlerini müzelerine taşıyarak bu merkez olma durumunu yaratmışlardır.

E.K.K.:İkinci Dünya savaşı sonrası sermaye birikimi tamamen Amerika’da olduğu için, çoğunluğu galeriler üzerinden bütün sanatı satın aldılar. Sizin de bildiğiniz gibi Amerika, devletin sanat alımına bütçesi olmayan tek devlet ama bütün sanat eserleri müzelerde, çünkü zenginler miraslarını müzelere bağışlıyor. Bu yüzden bütün Dünyanın sanatı en çok Amerikan müzelerinde. Sanıyorum böyle bir denklem oluşmuş.

Y.B.:II. Dünya Savaşı bittiği zaman, dünyadaki entelektüel ortam daha çok Avrupa ve komünist blokta yer alan ülkelerde bulunmaktadır. Fakat savaştan galip çıkan Amerika’da bu anlamda bir gelişim izlenmiyor. Elde bulunan zenginlik ile bu alandaki eksiklik CIA tarafından görülüyor ve Kennedy Kanunları ile Amerikan sanatı desteklenmeye başlanıyor. Böylece ilk önce Amerikan Soyut Ekspresyonist sanatı (JacksonPollok, Mark Rothko,RobertMotherwell, ClyffordStill, ArshileGorky, Willem De Kooning gibi sanatçılar) doğuyor ve dünya sanatında büyük etki yaratıyor sonrasında da Amerikan pop sanatı (Andy Warhol, Robert Rauschenberg, Roy Lichtenstein, ClaesOldenburg, Rosenquist, Frank Stella) dünya gündemine oturuyor. Bu bir devlet politikası olarak yapılıyor ve Amerikan sanatı o günden sonra dünya sanatını yöneten bir pozisyona erişiyor. Avrupa’nın o karamsar dünyasından ayrılan Josef Albers ve HansHofmann Amerika’ya giderek büyük etki yaratan sanatçılardır. 

w6 yeni.indd

E.K.K.:Demek ki güçlü bir burjuvazisi olmayan ülkeler bu sistemde sanatta etkin olmak, dünya sanatına etki kurmakta ya da kendi ulusal pazarını oluşturmakta sıkıntı yaşıyorlar.

Y.B.:Mesela sanat dalları içerisinde tiyatro, sinema, opera geniş halk kitlelerine hitap eden durumdadır. Plastik sanatlar tamamıyla sınırlı bir elit burjuvaya hitap eden bir sanat dalıdır.

Ayrıca sanat süreklilik içinde gelişen bir olgudur. Maalesef Türkiye’de bu gelişim farklıdır. Örneklersek bir Türk sanatçısının arkasında bir halı sanatçısı, bir kilim sanatçısı, bir bakır sanatçısı, bir çini sanatçısı çıkar. Fakat Clamentenin arkasında Rafael ve Leonardo var. Francis Bacon’ın arkasında Turner, Gainbrough var. Cezanne’ın arkasında Engre, Jaque Louis David ve Delacroix var. Anselm Kiefer’in arkasında Albert Dürer ve LucasKranach var.

Senin söylediğin çok doğru ama başarıyı sadece sanatçılardan beklemek doğru değildir. Dünya çapında sanat eseri alan koleksiyonerlerimizin olması ve bu eserleri sergiliyor olması lazım. Dünya çapında sanat dergilerinde yazan sanat yazarlarımızın olması, dünyanın önemli müzelerinde çalışan küratörlerimizin olması gerekir.

E.K.K.:Geçmişte büyük bir yetenek, belki kendi içine kapanmışlığıyla toplumsal zeminde karşılığı olmayan duruma karşı bir direnç yaratabiliyordu. Bu seçimin, kişisel hayatına maliyeti vardı o sanatçının. İntihar eden sanatçılar biliyoruz… Biraz da önemli aktörler, koleksiyonerler ya da büyük burjuvanın alma nedeni de belki biraz da o hayat biçimi ve durumuna saygı ve itibar. Şimdi bunun çok ötesinde post-modern bir piyasa mantığının içerisindeyiz.

Y.B.:Türkiye’de o yıllarda sanat pazarı olmadığı için sanatçılarımız Akademi’de hocalık yaparak sanat hayatlarına başlamışlardır.İlk etapta, devlet bursu ve özel burslarla Fransa’ya giderler. Feyman Duran, Namık İsmail, İbrahim Çallı, Nazmi Ziya, Avni Lifij gibi sanatçılar 1910’da giderler, 1914’te I. Dünya Savaşı çıkınca da Türkiye’ye dönmek zorunda kalırlar. II. Dünya Savaşı sonrası ise çok az bir kesim de Paris’e gider ve orada sanat yaparak yaşama yolunu seçer. Avni Arbaş, Selim Turan, Abidin Dino, Hakkı Anlı, Mübin Orhon, Nejad Devrim, Albert Bitran gibi sanatçılarımız, orada maddi zorluklar içerisinde yaşadılar. Ayrıca bir kısmı pasaport alamadı, askerlik yapmadı, geriye dönemediler. Bir grup sanatçımız da Amerika’ya gidiyor. Tosun Bayrak, Burhan Doğançay ve Erol Akyavaş gibi sanatçılar da New York’a gidiyor.

E.K.K.:Peki sanat sistemine dâhil olamadılar mı?

Y.B.:Giremediler çünkü göçmen konumundaydılar. Zaten Paris’te savaştan yeni çıkmıştı ve ülkenin kendi zorluğu ile birlikte yabancılık problemlerini birlikte çektiler. O dönemde Paris’in kendi sıkıntılarının olduğu bir dönemde var olmak için çok büyük bir deha olmanız gerekiyordu. Oradaki Türk sanatçılar Türkiye’ye de gelemedikleri için ülke özlemi içerisinde yaşadılar. Bu kuşaktan sonra Komet, Utku Varlık ve Mehmet Güleryüz gibi sanatçılar Paris’e gittiler. Onlar da Türkiye destekli bulundu Paris’te. Ömer Uluç da 1982’de kendi gitti, daha çok Türkiye’ye satarak Paris’te yaşamış oldu. Dolayısıyla orada önemli bir müzeciyle, galericiyle, önemli bir koleksiyonerle ilişki kuramadılar.

E.K.K.:Peki bugün sanatın ticari bir denklemi var mı? Bunun üzerine çalışan var mı? Sanattan nasıl kar edilir diye kafa yoran mesela? Diyelim ki sanattan hoşlanmıyor. Senet gözüyle bakıyor işe. Belki sezgisel bakıyordur belki hissederek ama bunun denklemini düşünen var mı?

Y.B.:Sanatçı ve galerici çok uzun vadeli beraberlikler kurmalıdır ve kısa zamanda satılmasa da sabırla beraberlik içinde mesleki çalışmalarını devam ettirmeleri gerekir. Bir biri ile güven duygusu içinde ve aynı yaş gurubu ile çalışmasında çok büyük yarar vardır. Çok büyük yaş farkı olunca da diyalog konusunda problem yaşanıyor. Denklem sanatçı ile galerici arasında kurulan iyi ilişkilerle kendiliğinden oluşur.

E.K.K.:Sanatçılar ve galericiler bu şekilde ilerlerken müzayede dünyası nasıl?

Y.B.:Galericilik dinamikleri ile müzayedecilik dinamikleri birbirinden farklıdır. Yapılan yüksek satışlı müzayedelerle Türk sanat piyasasına son on yılda çok büyük faydaları olmuştur. Açık arttırmaların gelişmesi ve yeni koleksiyoncuları sistemin içine girmesini sağlamıştır. Fakat bazı spekülatif çalışmalar da yapılmıştır.

E.K.K.:Arz talep meselesini aşan bir durum yani.

Y.B.:2007 sonrasında Türk resim piyasasında bir büyüme gerçekleşti ama bu büyüme içinde yeni oluşan koleksiyonlar yaptıkları yanlış alımlarla sistemin yanlış büyümesine yol açtılar. Türkiye’de yeni büyümekte olan bir piyasanın birkaç yıl içinde birkaç kat büyümesi sağlıksız oldu ve literatüre dahi giremeyecek yapıtlar baş yapıt olarak alıcının karşısına çıkarıldı. Değeri düşük olan sanatçıların yapıtları çok yüksek fiyatlara satıldığı için ve bu daha sonra koleksiyonerler tarafından fark edildiği için alıcıda bir soğukluk yarattı ve gelişimin bir balon olduğu anlaşıldı.

E.K.K.:Paranın olduğu yere herkes bir şekilde dahil olmak istiyor galiba. Bu güne kadar bu kadar balon olan bir şey… Talebi olmayan bir arz gibi yönetildiği halde bunun talep kısmı da arkadan geliyor mu? Sürdürülebilir bir piyasa yaratmak istiyorsak güvene dayalı bir yapı oluşmalı. Bunun kurumları oluşturulabilirse bu gerçekçi bir şeye dönüşebilir mi sizce?

Y.B.:Geniş açıdan bakmak istiyorum. Öncelikle Türkiye’nin zengin kesiminin, milyonda biri bile resim almış mıdır diye bakmak gerek.

E.K.K.:Kaç kişi var, kaç kişi sanat eseri almıştır şimdiye kadar?

Y.B.:Türkiye’de çok iyi durumda olan 10 milyon insan var ama bu ülkede 76 milyon kişi yaşıyor.Bunların içinde çok ciddi zengin olan 1000 kişi var. Onlar Türk ekonomisini idare ediyor. 5-6 tanesi veya 10 tanesi de 100’ün üzerinde eser almıştır.

Kimdir koleksiyoner? Koleksiyoner kendisi için eser alan, bir süre sonra o doyum noktasına geldiği zaman onu halkla paylaşmak isteyip, müze kurmak isteyendir. Şimdi Türkiye’de sanat eseri alanların, çok büyük bir kısmı sanat ticareti yapmaktadır. Ama bu kişiler koleksiyoner kisvesi altındadır. Yalnızca satın alırlar. Hatta müze kuracağım diye satın alır ama müzeyi de kurmaz sonra resim satarlar.

E.K.K.: 39 yıllık bir galerici olarak bugün mesleğiniz hakkında ne düşünüyorsunuz?

Y.B.: Öncelikle hata kabul etmeyen bir meslek yaptığımızı söyleyebilirim. Şayet maddeyi ön plana almazsanız çok keyifli bir meslektir.

paylaş/share...Share on FacebookShare on Google+Pin on PinterestTweet about this on TwitterShare on LinkedIn
Loading...